14 Kasım 2009 Cumartesi

27 Mayıs - Final..


"..Toplantının sonucunda, "4'ünü asalım, gerisine müebbet versek olur ya yazık." kararı çıktı. Asılmasına karar verilen 4 isim; Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Adnan Menderes ve Celal Bayar idi.."

Efendim Menderes dışındaki 14 mahkumun asılmak üzere İmralı'ya postalandığını söylemiştik hatırlarsınız. Bu 14 isim yukarıdaki karardan haberdar değiller tabii, "Sıçtık lan ölücez hepimiz." diye geziyorlar. Bu esnadaki bir diğer gelişme ise, Bayar'ın idam kararının da "Ulan kaç yaşında adam zaten ölüp gidicek 3-5 yıla." diye düşünülerek müebbete çevrilmesi oldu. Bütün duruşmalarda sklemez tavırlarıyla dikkat çeken Bayar, idamdan da bir güzel yırttı yani.

15 Eylül gecesi mahkumlar tırsa tırsa uykuya daldılar. 16 Eylül 1961 sabahı, koğuşlarda iki büklüm uyuyan 14 DP'liden ikisi "Şşşt kalkın lan kalkın." diye uyandırıldı. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan. "Noluyo lan afyonumuz patlamadan." demeye kalmadan; ikiliye beyaz önlükler giydirildi, hüküm özetleri boyunlarına geçirildi. Dışarıya götürüldüler. Asılıverdiler.

Sabah diğer DP'liler uyanınca etrafta "Lan Hasan'la Fatin nerede ya?" yükseldi tabii. Kısa süre sonra görevliler koğuşlara gelip "Uyanın lan keraneciler, hadi iyisiniz ha yırttınız idamdan hehehe." diyince, durum anlaşıldı. İki infazın gerçekleştirilmesinin ardından, Amerika'sından Fransa'sına tonla ülke arayıp "Lan olm napıyosunuz ya, bari Menderes'i asmayın." diye seslendi. Cemal Gürsel de ne yapsın zavallı, "Hafız ben napayım ya, bu Milli Birlik çılgına bağladı söz geçiremiyorum heriflere." diye dert yakındı. Artık kimsenin elinden bir şey gelmiyordu yani.

O esnada Menderes Yassıada'da hasta yatıyor, dünyadan haberi yok tabii.. Sürekli içinden "Kafamı skiim ya, Aydın'da tarla ekiyorduk şu geldiğimiz hale bak lan." düşünceleri geçiyor. Hastalığının geçmesinin ardından, bir gün sonra, 17 Eylül sabahı, ona da "Hadi genç kalk gidiyoruz." emri geldi. O da gemiye bindirildi, İmralı'ya yollandı. İmralı'da jetonu düşen Menderes de aldı kağıdı kalemi geriye bir mektup bıraktı tabii. Kimseye kırgın olmadığını söyledi. Son isteğini sordular, "Farmville'e giremedim kaç zamandır, çilekleri bi toplayıverin." diye rica etti. Sonra götürdüler asıverdiler onu da. 

***

Efendim 12 Haziran'da başladığımız 27 Mayıs serüvenini 5 ay sonra, 14 Kasım'da bitirmenin buruk sevinci içerisindeyim. Aylardır "Bayar şöyle Menderes böyle." diye atıp tutmalarımı sabırla takip eden herkese teşekkür ederim. Bitirmeden önce belirtmek istediğim bir nokta var. "Ulan yaşlı adam." diye idamı affedilen Bayar, kararın ardından Kayseri Cezaevi'ne yollandı. 2-3 sene kadar yattı. Yine "Ulan yaşlı adam." diye serbest bırakıldı bu sefer. 

İşte o "yaşlı adam" da 1986 yılında 103 yaşında öldü ya, ben daha ne diyeyim. Adam biraz daha dayansa bunları da okuyacakmış. Takdir ediyorum. Bu öykünün tek kazananı odur bence. Bir sonraki tarihsel hikâye dizimize kadar esenlikler dilerim.

s.

7 Kasım 2009 Cumartesi

27 Mayıs - Karar..


"..Efendim köpek bebek dedik ama, davalar sonradan kızıştı tabii. Yok yolsuzluktur yok 6-7 Eylül'dür derken, DP'lilere cezalar girdikçe giriyordu.."

Dediğimiz gibi, başlangıçta köpek davası bebek davası diye kıldan tüyden davalarla moral bulan DP grubu; günler geçtikçe, duruşmalar sürdükçe yusuf yusuf olmaya başlamıştı. Duruşmaların hakimi Salim Başol, "Şimdi Celalcim 6-7 Eylül'ü siz düzenlemişsiniz diyolar ne iş?", "Adnancım şu olayın arkasında sen varmışsın be hafız?" gibi sorularıyla DP'lileri daraltmaya başlamıştı.

Bu duruşmalar esnasında Adnan Menderes her zaman alttan alan, tırsan, "Eheh haklısınız be hakim bey." diye ezik cevaplar veren taraf olmuş; diğer tarafta Bayar ise "Mahkemenizi zerre kadar sklemiyorum." tadındaki cool tavırlarıyla dikkat çekmişti. Hâl böyle olunca bir noktadan sonra suçlamaların hedefi Menderes oldu efendim. Sınıfın ezik çocuğu gibi durmadan üstüne gelinen Menderes puan kaybederken, sınıfın piçi Bayar karizmasına karizma katıyordu. Bayar'ın Facebook hesabındaki "Arkadaşının ne mal olduğunu öğren." testinde de "Adnan davalardan çok pis tırsıyor." çıkması bunu doğrular nitelikteydi.

Aylaar aylar geçti efendim. Duruşmalar devam etti. Ankara'da "DP'nin devamı" olarak yola çıkan Adalet Partisi kuruldu. DP'liler adada yıprandıkça yıprandı. Sonunda 1961 yılının Eylül ayında kararların açıklanma zamanı geldi. Vekiller tek tek kürsüye geldi. Sonuç olarak; aralarında Bayar  ve Menderes'in de bulunduğu 15 kişiye idam, geri kalanların da çoğuna müebbet hapis cezası verildi. İdam kararı okunurken bütün vekillerin götü atarken, Bayar'ın yine rahat tavırlarıyla eliyle "Hassktirin ordan." işareti yaptığını belirtmeden geçemeyeceğim sevgili okurlar.

Karardan sonra Menderes dışındaki 14 idam mahkumu, bir geminin ambarına tıkıştırılıp İmralı Adası'na doğru postalandılar efendim. Bayar orada da "Olm bi gülün lan, ne somurtuyosunuz beyler eheh." diye "İdamı midamı da sklemiyorum." tavrını sürdürdü. Artık DP'lilerin hayatı bizim Milli Birlikçilerin bir lafına bakıyordu efendim. Cemal Gürsel komiteyi topladı. "Olm napalım lan öldürelim mi öldürmeyelim mi ben de bilemedim?" diye sordu. Toplantının sonucunda, "4'ünü asalım, gerisine müebbet versek olur ya yazık." kararı çıktı. Asılmasına karar verilen 4 isim; Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Adnan Menderes ve Celal Bayar idi.

s.

30 Ekim 2009 Cuma

27 Mayıs - Köpek & Bebek..



"..Dediğimiz gibi, daha bunun yargılaması var bir de. Onun için de mahkeme kuruldu. Vapurlar tonla gazeteciyi adaya getirdi. Duruşmalar başlayacaktı artık.."

Efendim öncelikle hepinizden özür diliyorum. Önce, neredeyse 15 gündür duruşma muruşma diye sizi oyalayıp bir bok yapmadığım için; daha sonraysa yukarıdaki olmayan çizim için. Şu anda teknik imkansızlıklardan ötürü çizim yapıp koyamıyorum. Yapabildiğim zaman dolacak orası söz. Valla bak.

Neyse ne diyordum. Duruşmalar işte. Beş yüz kişilik tam takım DP kadrosu yargılanacaktı artık. Spor salonundan çevrilmiş mahkeme salonunda da, çılgın bir maç atmosferi var. Hem vapura atlayıp evinden gelen insanlar, hem de manyak bir medya ordusu. İşte bu fantastik atmosferde, DP'liler sırayla çıkış tünelinden girmeye başladılar. En önde Bayar, sonra Menderes, sonra diğerleri. Yoklamalar alındı, DP'liler oturdu, duruşma start aldı.

Tonla ayrı dava var ortada ama, ilk dava köpek davası idi. Efendim neymiş; Celal Bayar kendisine beleşe gelen bir köpeği Atatürk Orman Çiftliği'ne deli paraya sattırmış da, gelen parayla da köye çeşme yaptırmış. Mahkeme böyle sikko bir iddiayla açılınca, Bayar da kürsüye gelip "Yargıç bey ne diyonuz allaşkına ya." diyerek tepkisini ortaya koydu. İçinden de "Ohoo babuş hepsi böyleyse bu davaların yırttık valla." diye geçiriyordu. Yine de Bayar bu davadan 4 seneyi yiyiverdi efendim.

İkinci dava ise, bebek davasıydı. Neymiş? Menderes, yasak aşkından doğan yavrucağını "Aman hacı kepaze olmayalım." diye doğar doğmaz öldürüvermiş. Eşşek kadar mahkeme, ikinci sikko davasını da ortaya koymuş idi böylece. Menderes "Ya yok öyle bişey çocuk göbek bağına dolandı ölüverdi valla billa ya. Kendi çocuğumu mu öldürücem ne diyonuz ya." diye isyan etti ve bir güzel de beraat etti. Mahkeme darbe üstüne darbe yiyordu.

O sıralarda Ankara'da da çalkantılı durumlar vardı. Darbenin esas çocukları, Cemal Madanoğlu ve ekürisi, "Bir an önce seçim yapalım da sktir olup gidelim artık kışlalara, bi boktan anladığımız yok hükümet mükümet." diye düşünüyordu. Öteki tarafta da Alparslan Türkeş ve Şürekasına ihtilal tatlı gelmişti. "Eheh durun iki eğleniyoruz ya." diye devlete yapışıp kalmışlardı. Tabii forsu daha yüksek olan Madanoğlu, Türkeş ve beraberindeki 13 kişiyi yurt dışına saçma sapan görevlere sürüverdi. Biri elçilikte bahçıvan oldu, öteki odun kesmeye gitti. İhtilalciler kendi içlerinde sürtüşmeye başladılar.

Efendim köpek bebek dedik ama, davalar sonradan kızıştı tabii. Yok yolsuzluktur yok 6-7 Eylül'dür derken, DP'lilere cezalar girdikçe giriyordu. Bir yandan orada işler kızışır, bir yanda darbeciler atarlanır. Bitiyor bak dur neler olacak.

s.

17 Ekim 2009 Cumartesi

27 Mayıs - Düşükler..


Hatırlarsınız, başta Adnan ve Celal olmak üzere 500 küsür kişilik DP ekibi komple Yassıada'ya yollandı. Hikâyemizin kalan kısmını da bu adadan takip ediyoruz.

Efendim adada yurt tadında konutlar oluşturulmuştu. Menderes ve Bayar tek kişilik cillop odalara yerleştirildikten sonra, kalan vekiller ikişer üçer kişilik koğuşlara tıkılıverdi. Tabii bu sinirleri iyice gerdi. Zaten adamlar tam yaza girmişken, Çeşme'ye Bodrum'a akma planlarını yapmışken adaya tıkılmışlar; bir de "Banyoda kim var lan, beş saattir bekliyoruz olum!", "Fatin Rüştü'ye söyleyin bulaşıkları yıkasın sıra onda skerim valla." gibi tartışmalar yaşanınca işler iyice boka sardı.

O sırada Ankara'da da Cemal Gürsel "Herbişeyin başkanı" ünvanını aldı Milli Birlik Komitesi'nden. Bir ay önce İzmir'de Ajaccio maçından parayı kırmayı beklerken, şimdi ülkeyi komple ele alıverdi. 1924 anayasası feshedildi, 1961 anayasası devreye girdi. Alınan bir diğer karar da, "DP'liler böyle komple yargılanacak." idi. Adada radyodur gazetedir hiçbir şey olmadığından ötürü zaten koca yazı Demet Akalın'sız Deniz Seki'siz geçiren vekillerin moralleri iyice bozuldu.

Eylül ayına gelindiğinde halk arasında "Bu DP'liler çok kötü durumdaymış lan, sürünüyormuş herifler." söylentileri dolaşınca, askerler de çılgın bir çözüm buldu efendim. Yassıada'ya kameralar, mikrofonlar getirildi. Gecenin bir yarısı bütün DP'liler uyandırıldı. Plana göre "Aslında adada her şey çok şahane." mealine gelecek bir video çekilecek, daha sonra bu Facebook'tan çılgınca paylaşılarak halka gösterilecekti. Gece gece kalkan vekiller sanki adaya yeni gelmiş gibi gemiden indiler. Yürüdüler. Kantinde batak attılar. Koğuşlarda PES oynadılar. Normalde adada yapamadıkları ne varsa yaptırıldılar yani. Arkadan da "Bakın şerefsizlere nasıl eğleniyo keranacılar ba ba ba." diye bir ses videoya renk kattı. Her şey tamam olunca, video "Düşükler Yassıada'da - Kopma garantili XD.d.d" başlığıyla deli gibi paylaşıldı. Bu olay herkesten çok, 77 yaşındaki Celal Bayar'ın zoruna gitti tabii. "Ulan şu yaşımda yaptığım soytarılıklara bak, skerim böyle işi." diye düşünen Bayar, kemeriyle kendini boğmaya kalkıştı. Kurtarıldı.

Efendim DP'lilerin son derece fantastik Yassıada günleri böyle geçiyordu işte. Dediğimiz gibi, daha bunun yargılaması var bir de. Onun için de mahkeme kuruldu. Vapurlar tonla gazeteciyi adaya getirdi. Duruşmalar başlayacaktı artık. 

s.

12 Ekim 2009 Pazartesi

27 Mayıs - Yassıada..


Hatırlayabileceğiniz gibi, darbe sonunda yapılmıştı. Her şey yolunda gitmişti, herkes tutuklanmıştı, şöyle süperdi böyle harikaydı; ama, şimdi ne yapılacağı konusunda kimsenin bir bok bildiği yoktu.

İlk 1-2 gün herkes öncesini sonrasını takmadan çılgınlar gibi eğlendi. Daha sonraysa Cemal Madanoğlu ve diğer komutanlar "Olm ne yapıcaz lan koca ülke kaldı elimizde?" diye tribe giriverdiler. Madanoğlu diğer Milli Birlik Komitesi üyelerine "Lan şöyle üniversitelerden hocaları mocaları toparlayıp getirelim onlar yönetsin ülkeyi. Biz ne anlarız olm devlet mevlet." önerisini getirdi ve ülkenin dört bir yanından profesörler, hocalar toplanıp getirildi efendim.

Hocalara da bu öneri getirildi ama, alınan yanıt olumsuz oldu. "Babuş iki integral çözdük diye devleti yöneticez diye bişey yok. Sizin yapmanız lazım bunu biz karışmayız." yanıtıyla sarsılan askerler, "Lan bari en azından yeni anayasayı siz hazırlayın, o kadar getirdik buraya sizi." diyerek orta yolu buldu. Böylece anayasayı kuracak bir "Profesörler Heyeti" kuruldu. İzmir'de İddaa oynamaktan bir hâl olan Cemal Gürsel de, subayların başına geçmek üzere Ankara'ya geldi sonunda.

Şimdi Madanoğlu'nun "Biz ne anlarız lan devlet mevlet." tepkisinden bahsettik ama, diğer bazı tezcanlı subaylar "Hafız darbeyi biz yaptık ülke de bizim olsun." tribine girmişti. Hatta Madanoğlu yokken Gürsel'in yanına gidip "Paşam benim matematiğim iyi biliyo musun, Maliye Bakanı yap beni.", "Paşam beni de Dışişleri yap be hadi be hacı be." diye yaltaklanmaya başlamıştı bazıları. Tabii Cemal Madanoğlu bundan haber olunca; bu subayların bütün gün Facebook'ta Home'a basan öküzlerden başka bir şey olmadıklarını, bakanlıktan falan anlamayacaklarını Gürsel'e açıkladı. Bunun üzerine Gürsel'in devlet başkanı, birtakım sivil yöneticilerin de bakan oldukları kolpa bir hükümet; geçici olarak başa geldi.

Efendim başta 10 yıldır iktidara aç İsmet Paşa olmak üzere, bazı askerler de "Hadi beyler hemen seçim yapalım hemen hemen." diye tribe girse de; öncelikli olarak tüm DP milletvekilleri, bakanları, Menderes ve Bayar'ın yargılanmaları kararlaştırıldı. Zaten o sırada CHP'den başka parti olmadığından böyle çakma bir seçimin lüzümü da yoktu. 400'e yakın DP'li toparlandı. Önce uçaklar İstanbul'a getirildiler. Ardından gemiye tıkılıp yeni yuvalarına yollandılar. Yassıada'ya.

s.

5 Ekim 2009 Pazartesi

27 Mayıs - Darbe..


"..Tam o aralar üç-beş subaydan habersiz Genelkurmay Başkanlığı da "Arkanızdayız hafız biz Türk Ordusu olarak böyle komple." mesajı verince, iyice rahatladı Menderes, "Dur ben Eskişehir'e gideyim orada da coşayım." diye düşündü. Mayıs'ın da 25'i geldi artık.."

Efendim artık 27 Mayıs dizimizde sonun başlangıcına geldik sayılır. Yukarıda bitirdiğimiz gibi, Menderes Eskişehir'e gitti. Havaalanında birtakım harbiyelinin pis pis bakışlarına ve Emre Belözoğlu tadında boğaz kesme hareketlerine tanık oldu. Çılgın atmak üzere çıktığı kürsüde mikrofonunun sesinin kesildiğini gördü. Pis pis şeyler olmaktaydı.

O esnada Ankara'da da ihtilalci arkadaşlar "Beyler artık yapalım ya harbi." diye hazırlanmaya başladılar. Special Thanks kısmına Harbiyelilerin de yazılması şartıyla, Harbiye desteği de alındı. O güne kadar "Aman hacı bi gören olur." diye düşünüp yazılı bir plan yapmayan subaylar, "Darbe esnasında ne yapılmalı? 10 aşamada darbe şeması." mealinde kağıtlar çıkardı. Aslına bakılırsa plan mlan hepsi tıraştı. Birbirinden üşengeç subaylar her akşam yatarken "Amaaan daha ihtilale çok var ya." diye düşünüp bir bok yapmıyorlardı, her şey son gün belirlendi.

26 Mayıs gecesi herkes uyurken, bizim elemanlar harekete başladı. Cemal Madanoğlu'nun planına göre önden üç-beş tank salındı. Geleceğin "başbuğ"u, o zamanın ihtilalcisi Alparslan Türkeş'e "Babuş senin sesin güzel, git radyodan ihtilal mihtilal bişeyler diyiver." emri verildi. Türkeş stüdyoya girdi, "Burası Ankaraa, ben DJ'iniz Alparslan. Bu soğuk Ankara gecesinde radyolarının başında beni dinleyenlere sesleniyorum: İdareyi ele aldık biz komple ordu olarak. Sıradaki şarkı da Menderes'e girsin ekihkiki." anonsuyla resmen ihtilali başlattı. 

O sırada Madanoğlu ve kankaları ordunun önemli kademelerine ulaşıp "Babuş biz ihtilali yaptık, gelin bir olalım." mesajını iletti, hemen hepsinden olumlu tepkiler aldı. Başbakanlık da dahil olmak üzere pek çok fantastik makam ele geçirildi. Araya üç-beş çatışma, tank sesleri girince; Çankaya Köşkü'nün de ışıkları yanıverdi.

"Noluyo mına koyim ya akşam akşam." diye uyanan Celal Bayar ve şürekası, hafif tırsmışlardı haliyle. Bir sonra kapılarına askerler dayanınca, Bayar "Allah mısınız leaan, seçimle geldik seçimle gideriz şerefsizleeear!" diye çığırıp silahına dayandı, son anda durduruldu. Sabah oldu. "Dur yaaa Eskişehir'den de Konya'ya gideyim bir de." diye dünyadan bihaber takılan Menderes'in peşine, uçaklar takıldı. Yolda yakalandı. "Lan noluyo." demeye kalmadan helikoptere bindirilip Ankara'ya götürüldü, yanındaki Hasan Polatkan ile birlikte.

Sabahın gelmesiyle "DP'li avlıyoruz" şenlikleri kapsamında hemen hemen tüm milletvekilleri evlerinden alındı. Kara Kuvvetleri'ne tıkıldı. "Lan noluyo bi anda her şey bitti mi?" demeyin, valla öyle oldu. Bi gecede koydular çocuğu. Dur bakalım ne olacak şimdi. Asıl şimdi bak sen.

s.

30 Eylül 2009 Çarşamba

27 Mayıs - Mektup..


"..O gün bizim Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel iyice bir gaza geldi. Oturup bir mektup yazmaya karar verdi. Mektubun yollanacağı isim de Adnan Menderes'in tee kreş yıllarından kankası, çiçeği burnunda Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes idi.."

Mektubun içeriğini ise şöyle özetleyebiliriz: "Gençler sizin bu iktidarın boku çıktı artık. Sen Menderes'in kankasısın diye sana söylüyorum, git söyle seninkine istifa ediversin. Yeni kabine falan kurulur sonra. Ha bi de Celal Bayar da gitsin, Menderes onun yerine cumhurbaşkanı olsun. Onu seviyo millet şeker adam sonuçta. Hadi koş söyle Adnan'a."

Efendim mektubu alan Menderes, ezik gibi hemen "Tamam istifa edeyim madem :(" kararı aldı. Lakin bu kararını açtığı Refik Koraltan kendisine "Sen ne diyon ya. Ne istifası olum saçmalama." diye bağırıp sert çıktı. "Bayar da delirir ha."  diye iyice darlayınca Koraltan, Menderes istifadan vazgeçti. Tabii mektubu yazan Cemal Gürsel'e ne oldu? "Babuş sana üç ay izin veriyoruz Temmuz gibi dönersin." emri verildi. Temmuz'da döndüğünde de emekliliği gelecekti zaten. O aralar darbe hazırlıkları yapan bizim subaylar da tırsıp liderliği geçici olarak Cemal Madanoğlu'na verdiler, "Darbeyi yapınca getiririz Gürsel'i İzmir'den yaa." diye düşündüler. 

Efendim iki gün sonra, 5 Mayıs 1960'ta, Kızılay'da, bir eylem hazırlığı vardı. Saat 17 sularında Menderes ve Bayar havaalanından dönecekti. Plana göre, tam dönüş vaktine yakın marşlar söyleye söyleye Menderes-Bayar ikilisini daraltacaktı eylemciler. Tam da öyle oldu. Başbakan "Noluyo lan." diye arabadan inince tartaklandı. Neyse ki eylemcilerin dikkatini "Oha bakın lan bi milyona portakal suyu var, belediyenin hizmeti hem de ne garip lan." diye dağıtarak oradan kurtuldu. 

İyice daralan Menderes, "Gideyim 3-5 miting yapayım kendime geleyim ya." diye düşünerek, İzmir'e gitti. Orada kalabalık meydanlar "Heyoo Menderes." diye bağırınca neşesi yerine geliverdi. Tam o aralar üç-beş subaydan habersiz Genelkurmay Başkanlığı da "Arkanızdayız hafız biz Türk Ordusu olarak böyle komple." mesajı verince, iyice rahatladı Menderes, "Dur ben Eskişehir'e gideyim orada da coşayım." diye düşündü. Mayıs'ın da 25'i geldi artık efendim.

s.

25 Eylül 2009 Cuma

27 Mayıs - Cemal Aga..


"..Devletin zirvesindeki bu mutluluk rüzgarları dururken, bizim üç-beş subayın "lider" arayışı ne alemde peki?.."

Efendim şöyle ki, o sıralarda bizim bu subayların sevdiği bir adam var. Cemal Gürsel. Lakin bu Cemal Gürsel o sırada İzmir'de ordunun tırışkadan bir şubesinde müdürlük yapan bir korgeneral. İşi gücü de yok, bütün gün "Ajaccio maçı ne olur lan bu hafta." diye gezinip İddaa oynamaktan başka bir şey yapmıyor. İşte İzmir'de DP'den üst düzey yetkililerin de katıldığı bir yemek esnasında, Gürsel bu meramını dile getirdi. "Ya şu memlekete bir faydam dokunsun beyler. Tamam İzmir güzel şehir deniz felan ama, İddaa'ya para yatırmaktan iflahım gevredi burada. Bi çare buldurun be." diye yalvaran Gürsel'e sonunda "Tamam lan tamam bee." diye söz verildi. Konu Menderes'e açıldı. Cemal Gürsel, tırışkadan görevinden birden Kara Kuvvetleri Komutanlığına yükseldi.

Dediğimiz gibi, bizim subaylar da az çok tanıyor Cemal Gürsel'i ordudan. O yüzdendir ki hemen gidip kendisine "Hacı bizim başımıza geç ihtilal yapalım." teklifi getirildi. Gürsel her ne kadar "Ya ben beceremem beyler emekli olucam zaten yakında" diye mırın kırın etse de, "Hayır." demedi. İlk aşamada en azından bizim subaylardan bazılarını üst mevkilere taşıması rica edildi. O da getirdi. Biraz nazlansa da, yeni lider bulunmuş gibiydi.

Bu sırada DP grubu da bildiğiniz gibi, onu da yasaklayalım bunu da yasaklayalım diye takılıyorlar. Son çıkardıkları fantastik yasa da bunun bir örneğiydi tabii. Yasanın kısaca meali şuydu: "Şimdi biz bi komisyon kurucaz. Bu elemanlar muhalefet olsun basın olsun ne bileyim üniversiteler olsun her şeyi çılgınca yargılayacak. Ha onlar itiraz edebilecek mi. Tabii ki hayır dostum, tabii ki hayır."

Bunun üstüne İnönü de kürsüye çıkıp "Gençler valla yarın öbür gün başınıza bişey gelicek, ben koca İnönü'yüm ben bile kurtaramayacağım sizi ha valla, anladınız siz." diyerek buz gibi bir ortam estirdi. Bunun üzerine İnönü 12 oturum ceza aldı. Kısacası artık ne basın vaar, ne muhalefet vaar, hiçbir şey yok.

Efendim böyle kavga gürültü kargaşa derken, 3 Mayıs 1960 tarihine geldik. O gün bizim Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel iyice bir gaza geldi. Oturup bir mektup yazmaya karar verdi. Mektubun yollanacağı isim de Adnan Menderes'in tee kreş yıllarından kankası, çiçeği burnunda Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes idi.

s.

22 Eylül 2009 Salı

27 Mayıs - Uçak..


"..Yine bad triplerde iken bizim Menderes, 17 Şubat 1959 tarihinde birtakım temaslarda bulunmak üzere Londra uçağına biniverdi kendisi. Uçak kalktı.."

Başlangıçta her şey güzeldi efendim. Menderes uçakta dostlarıyla makara yapıyor, "Havaalanları niye bu kadar pahalı lan. Geçen bi su aldım 2.5 milyon verdim. Sonuçta çok ucuzladı artık uçak biletleri yani 9 milyona bile bilet var, ucuz olsun bence." diye geyiğin dibine vuruyordu. Lakin Londra'ya gelirken kopan fırtına keyifleri kaçırıverdi. Pilot uçağın hakimiyetini kaybedince "Beyler ormana inicem yapıcak bişey yok." diyerek İngiliz semalarına indirdi uçağı paldır küldür. Dalları kıra kıra yere çakılan uçakta milletvekillerinden uçuş ekibine kadar 14 kişi öldü, Menderes ise şoka uğramış bir şekilde "Hassktiiiiir" diye uçağın dışına attı kendini. İki üç çizikle atlattı bu felaketi. 

Ertesi gün gazetelerde haber çıkınca büyük olay oldu tabii. Millet müthiş gaza geldi. Üç gün önce konuşulan ihtilalden mihtilalden eser kalmadı. "Başvekilimiz kurtuldu aman tanrım çok mutluyuz!" manşetleri süsledi gazeteleri. Menderes de içinden "Ulan uçak düştü bana yaradı ha." diye geçirmiyor değildi. Birkaç gün sonra Menderes Türkiye'ye döndüğünde havaalanında çılgın bir kalabalık sanki Beatles gelmiş gibi karşıladı başbakanı. Oradan geçilen tren garında da insanlar meksika dalgası yapıp başbakanı bekliyorlardı. Deli gibi mutluydu anlayacağınız bütün memleket.

Garda bekleyenler arasında Bayar ve İnönü de vardı efendim. Ertesi gün orada burada "Bayar ve İnönü pişti oldu!" haberleri görmemek adına ikili hep uzak durdu. Trenden Menderes inince de İnönü'yle sarılarak "Buzları erittik biz bakın." mesajı verdiler. Uçağın düşmesiyle başlayan bu fantastik bayram havası, Bayar ve Menderes baş başa kalınca sona erdi ne yazık ki. Menderes'in kaç zamandır "Onu hapse atak bunu yasaklayak." diye çemkirmesi, Cumhurbaşkanı Bayar'ın da dikkatini çekmişti. Bu yüzden kendisine "Adnan sen böyle bi ay falan daha git Londra'da takıl bence. Hasta gibisin lan ne bileyim orda doktorlar iyi bakar. Ya gözüne gelseydi hehe." diye şakabaz bir teklif getirdi. Menderes içinden "Ulan Celaaal şu güzel ortamı bozuyosun, yer mi lan anadolu çocuğu. Beni gönderip yerime başkasını getireceksin he mii." diye geçirdi, "Yok hafız sağol." diye reddetti bu teklifi.

Devletin zirvesindeki bu mutluluk rüzgarları dururken, bizim üç-beş subayın "lider" arayışı ne alemde peki? Onu da göreceğiz üç-beş güne.

s.

18 Eylül 2009 Cuma

27 Mayıs - Şüphe..


Efendim 57 seçimlerinden sonra askerlerin iyice sinire kestiğinden falan bahsetmiştik. Hah. İşte onlardan biri de iki üç yazı altta bahsettiğimiz Faruk Güventürk idi:

"..Faruk Güventürk bu buluşmada çok açık konuştu. 'Beyler burada Kurtlar Vadisi tadında gizli işler çeviriyoruz. İhtilal mihtilal şaka değil bunlar haa, kan alırlar bi taraflarımızdan, tırsan adam varsa gitsin babuş kırılmaca yok.' diyerek tavrını ortaya koydu. Arada 'Lan gitsek mi.' diye düşünenler çıksa da, rezil olmamak adına ses etmediler. İşte o gün, orada, ilk kez 'Bu ihtilal yapılacak!' yemini edildi efendim. Sonra akşam oldu, dağıldılar.."

İşte bu Faruk Güventürk, seçim sonrası işin bokunu çıkartarak hükümetin Milli Savunma Bakanı'na "Hacı darbe yapsak ya be hadi be hacı be." diye bir teklif yapma kararı aldı. Anlayacağınız üç-beş subay diyip geçtiğimiz adamların gözü iyice kararmıştı. Buluşma ayarlandı, Faruk Güventürk çıktı bakan Şemi Ergin'in karşısına. Hiç lafı uzatmadı, "Şemi abi biz böyle darbe falan yapalım diyoruz seni de lider yapalım başımıza diyoruz, hadi be hacı be." diyerek niyetini açıkça ortaya koydu. Şimdi DP hükümetinin kendi bakanından "Ne diyon lan deyyus!" gibi bir tepki bekliyor insan di mi ama. Lakin Şemi Ergin hiç bozuntuya vermeden "Ehehe Faruğum iyi diyosun güzel diyosun da ben topluluk karşısında konuşamam be abi. Lider ruhu yok bende. Siz kendi aranızda ne yaparsanız yapın ama ben karışmam yani." diyerek hükümete bağlılığını gösterdi.

Faruk Güventürk "Okey sağol." diyerek oradan ayrıldı. Şemi Ergin de pişkin pişkin Bakanlar Kurulu toplantısına doğru seyirtti. Toplantıda bir de ne görsün, binbaşının biri Menderes'in başında "Baboli dokuz tane subay darbe planları yapıyo akıllı ol." diye uyarılarda bulunuyor. Şemi Ergin yine olanca pişkinliğiyle muhabbete dalıp "Yaaaa olum benden iyi mi bileceksiniz lan yok öyle bişey takmayın şunu." diye işi tatlıya bağladı. Konuya kafasını takan tek insan, Celal Bayar olmuştu. "Ulan yılların Celal Bayar'ıyım, eminim bu işte bi bokluk var." diye şüphelere düşse de, diğerleri "Bişey olmaz yeaa." diye takılıyorlardı. O sıralarda Irak'ta da bir darbe gerçekleşip hükümet değişince, Menderes de tırsmadı değil. "Hasktir ya cidden darbe marbe oluyo demek böyle şeyler." diye düşüncelere daldı. Geçti ama sonra.

O değil de CHP ne alemde o sırada? CHP, muhalefetin eşantiyon partilerinden Hürriyet Partisi'ni bünyesine katmış, kongreler mongreler yapıp güçlenen bir parti olup çıkmıştı bu yıllarda. Bir yandan "Darbe marbe" dedikoduları. Bir yandan CHP'nin atakları. Yine bad triplerde iken bizim Menderes, 17 Şubat 1959 tarihinde birtakım temaslarda bulunmak üzere Londra uçağına biniverdi kendisi. Uçak kalktı...

s.

16 Eylül 2009 Çarşamba

27 Mayıs - Bunalım..


Hatırlarsınız 6-7 Eylül 1955 olaylarını geride bıraktık. Bu 1955'ten öncesini DP'nin "Heyoo her şey o kadar güzel ki." yılları olarak adlandırırsak, sonrasını da "Sıçıyoruz mütemadiyen." yılları olarak aklımızda tutabiliriz. Artık bu "kötü" yıllardan bahsedeceğiz.

Bu 6-7 Eylül olaylarından sonra mecliste işler iyice boka sarmış idi. Vekiller "Bu ne rezalet ulan." diye bağıra çağıra arenaya çevirdi meclisi. Sürekli baş parmaklar aşağıda kelle isteniyordu. Hangi bakan çıksa "Kelle istiyoruuğz istifa eeet!" diye bağırmalar çığırmalar. Artık millet işin geyiğindeydi yani. 

Menderes için çok kötü dönemlerdi doğal olarak. Tribe girip bütün gün evine kapanıyor, Aydın'daki çiftçilik günlerini Farmville oynayarak yad ediyordu. Sonunda "Hacı böyle ot bok toplayarak bir yere varamayacağız." diye düşünerek, vekillerin istediği tavizleri vermeye karar verdi: Bakanların hepsini sktir etti, "Hepinize yeterim lan." diyerek tek tabanca takılmaya karar verdi.

Sinire kesen Menderes yine fantastik yasalar çıkararak dikkatleri üzerine çekti. Yok efendim "Menderes hükümeti eleştirilemez.", yok efendim "Miting yapmak yasak." diye işin bokunu çıkardılar iyice. Sonunda olan oldu, partinin kurucularından Fuad Köprülü bile "Piuuu hacı uçmuş artık bu adam ya." diye düşünerek partiden istifa etti.

Kan kaybetmeye başladığını anlayan Menderes, "Ulan dur ben şu seçimleri biraz erkene alayım da iyice düşmeden koyuvereyim çocuğu." diye düşünerek Ekim 1957'de genel seçimleri yapma kararı aldı. O sırada muhalefette CHP'nin dışında Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi adında iki parti daha var. İsmet İnönü seçim kararının hemen ardından bu iki partinin genel başkanlarıyla bir araya geldi ve "Gençler seçime giriyosunuz da sanki oy alıcaksınız ya, eşantiyon gibi girmeyin seçime şöyle. Gelin güçlerimizi birleştirelim. Sonra gidiceksiniz yüzde bir falan alıcaksınız mına koyim." mealinde bir konuşma yaptı. Partiler anlaşmaya sıcak baksa da, Menderes "Öyle şey olmaz." diye yasa çıkarınca bu da patladı tabii. 

Aylaaar geçti böyle saçma sapan gerilimlerle. Mitingler falan filan. Sandık başına gidildi. Bu seçimde de birtakım tatsızlıklar yaşanmadı değil tabii. Örneğin daha oy verme saati bitmeden DP'nin radyodan "Aziz milletimiz, koyuyoruz çocuğu seçimde haberiniz olsun." anonsu yaptırması ortamı durduk yere gerdi. Sonuç? DP yine kazandı. Ama bu kez kıl payı. DP %48 oy alırken, CHP de %41'le coştu. Hatta diğer eşantiyon partilerle CHP'nin oylarını toplarsak DP'yi geçiyordu bile. 

Öyle ya da böyle DP yine kazanınca 1957'de, son ana kadar soğuk terler akıtan Menderes çok rahatladı. "Ohh 2-3 yıl daha garanti diye düşündü." Böyle düşününce de rahatlıkla "Devalüasyon yapıcaz hacı." kararı aldı. Meclis de bunun üzerine gensoru verdi: "Devalüasyon ne lan?" "Valla ben de tam bilmiyorum aslında." diyen Menderes, hemen Wikipedia'ya başvurdu:
 
"'Devalüasyon' sabit kur sistemlerinde ödemeler dengesi açık veren ülkenin ulusal parasının dış satınalma gücünün, hükümetçe alınan bir kararla düşürülmesidir. Başka bir deyişle devalüasyon, bir devletin resmi para biriminin diğer ülke dövizleri karşısında değer kaybettirilmesidir. Bu yolla ithal malları pahalılaşırken yerli malların fiyatı da aşağı çekilmiş olur."

Millet yine açlıktan kırılacak gibi gözüküyor idi. Bizim geçen gün bahsettiğimiz askerler iyice sinirleniyor idi. İdi idi idi.

s.

12 Eylül 2009 Cumartesi

27 Mayıs - Güz Sancısı..


Elde olmayan sebeplerden ötürü verdiğimiz uzun aradan dolayı hepinizden binlerce özür diliyorum. Ulan ne olup bitti çoktan unutmuşsunuzdur ha şimdi. Neyse ben hemen özet geçeyim, 54 seçimlerinin ardından sıkıntılı bir döneme giren Menderes hükümeti; can sıkıntısından ona buna atarlanmaya başlamıştı hatırlıyorsanız. Bu pis dönemlerin akabinde 6 Eylül 1955 tarihine varmış bulunmaktayız.

Şimdi efendim daha önce belirtmedik lakin bilmekte fayda var, o dönemlerde Kıbrıs Türklerine karşı çılgın bir baskı var. İkinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor hepsi. Şimdiki gibi Mehmet Ali Erbil gidip rulete takılamıyor. Pis bir ortam. İşte bu pis ortamı bir nebze olsun gevşetmek için de Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Londra'da temaslarda bulunuyor, "Baba ne yapıcaz bu baskı işini." diye kapı kapı dolaşıyordu. Ancak aldığı cevaplar "Git lan Fatin diye isim mi olur zaten."den öteye geçemiyordu. Derken, 6 Eylül 1955 sabahı geldi çattı ve de İstanbul Ekspres adlı güzide gazete o sabah fantastik bir manşetle piyasaya sürüldü: "Atamızın evi bomba ile saldırıya uğradı!!!1"

Neymiş efendim Yunanlar gitmiş de Atatürk'ün Selanik'teki evini çılgınca bombalamış, hasar vermiş. Haberin en ilginç yanı, baştan aşağı yalan olmasıydı. O sırada Selanik'teki ev kuzu gibi yatıyordu yani.

Haberi alan "Kıbrıs Türktür Derneği" ileri gelenleri, halkı iyice bir gazladı bu haberin üstüne. Gazeteyi dağıtarak "Bakın lan bakın yavşaklar neler yapmış." diye ortalığı karıştırdılar. Sabahtan akşama dek halk iyice gazlandı, örgütlendi. Akşama doğru ise "Bu Rumlar İstiklal'de takılıyolar genelde oraya gidek yıkak dökek." kararı alındı.

Efendim gerçekten de o dönemler orada sürüyle Rum dükkanı vardı. Bizim lavuklar da gecenin ilerleyen saatlerine dek o dükkanları yakıp yıkıp yağmalamakla uğraştılar. Koca İstiklal Caddesi'ni bit pazarına çevirdiler. Ne Burger King'in önünde bekleyenler, ne ıslak hamburger tıkınanlar kalmıştı gecenin ilerleyen saatlerinde sokakta. Ben kıt yazın kabiliyetimle tasvir edemeyeceğim şimdi, Google'dan falan aratın resimlerini ne bileyim. Filmi de var ya hani Güz Sancısı diye. Başlığı da oradan arakladım. Hehe. Neyse.

Bu sırada bizim Menderes ne yapıyor peki? Kendisi İstanbul-Ankara treninin yemekli vagonunda Celal Bayar'la "Cankuş aslında tren en güzeli ama çok uzun sürüyo be. Neyse hızlı tren çıkacakmış, gerçi o da tehlikeli diyolar." diye geyiğin dibine vurmaktaydı bunlar yaşanırken. Sapanca istasyonunda haberi aldı. Ortalık karıştı. İçişleri Bakanı istifa etti. Vali istifa etti. Falan filan. 54 seçimlerinden sonrası uğurlu gelmemişti DP hükümetine. Zaten gergin olan ortam iyice geriliverdi efendim.

s.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

27 Mayıs - Zom..


Efendim hatırlar mısınız bilmem; Ankara'dan ve İstanbul'dan birtakım subaylar gaza gelip örgütlenmiş, ihtilal yemini etmişlerdi. Heh. Şimdi siz onları bir kenara koyun. Onlar takılıyorlar kendi hallerinde, örgütlenmeye devam ediyorlar. Bu sırada Menderes'in olaylarla uzaktan yakından alâkası yok tabii. 1954 seçimlerini almış, seçim sonra ortalığın mına koymuş rahatlamış çok affedersiniz, kafası rahat yani.

Yine de mecliste İsmet Paşa'ya atar yaptığı günü unutamamış olacak kendisi, "Ulan ayıp oldu ya." diye düşünerek İnönü'ye mesaj attı: "Paşam gençlik hatası yeaa kusura bakmayın, yarın Kızılay'da buluşup bir şeyler içelim buzları eritelim ok kib." İnönü de ayıp olmasın diye kabul etti ve ertesi gün ikili Sakarya Caddesi'nde 3 milyonluk sulu sulu Efes'leri devirdikçe devirdiler. Hadi Menderes'i geçtim, İnönü yaşlı adam, kalbi malbi var. Bu yüzden Menderes "Paşam zom oldunuz biraz ben bırakayım sizi eve eheh." diyerek götürdü eve İnönü'yü. Anlayacağınız buzlar biraz erimiş gibiydi.

Tabii uzun sürmedi efendim. Şöyle ki, o dönemlerde İnönü'nün damadı gazeteci bir arkadaş var. Metin Toker. Kendisi de Akis diye dergi çıkartıyor falan. İşte o derginin Mayıs 1955 sayısında derginin yazarlarından Cüneyt Arcayürek "DP hükümeti şöyledir böyledir." diye atıp tutunca, içeri tıkılıvermez mi. Cüneyt Arcayürek kim bildin mi? Hani Kanaltürk'te Tuncay Özkan'la yardıran bir amca vardı? Neyse dağıtmayalım konuyu. Menderes bu konuyu "Babuş arkamızdan atıp tutanı tıkarım kodese, Paşa'nın damadı falan çok da fifi." diye açıklayınca, güzel günler hemencecik sona ermişti.

Efendim o dönem Menderes'in bu derece atarlı olmasının bir sebebi de, ekonomide pis dönemler yaşıyor olmamızdı. Eskisi gibi deli krediler falan vermiyor tabii Amerika'dır bilmem nedir. Zor günler başlamıştı. O sırada 15-20 milletvekili de DP'den ayrılıp Hürriyet Partisi diye parti kurdu. İşte böyle pis işlerle uğraşarak yazı bitirdi efendim Menderes hükümeti. "Offffffff ulan her şey üst üste geliyo yaa." diye düşünürken Menderes, 6 Eylül 1955 sabahına daha da pis işlerle uyanacaktı. 6-7 Eylül hani. Filmi bile var. Hadi bakalım görüşürüz.

s.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

27 Mayıs - Yemin..


"Artık sadece CHP'lilerin değil, başkalarının da canı sıkılmaya başlamıştı. " diye bitirmişiz. Kim o başkaları? He? Askerler tabii ki efendim, kim olacak.

O dönemler askerlere "İsmet Paşa." dediniz miydi akan sular duruyordu. Boru değil, adam Kurtuluş Savaşı'nı kazanmış, Atatürk'ün silah arkadaşı falan. Bütün ordu da "Off deli kumandan, yarmış insan, kıymetlimiz." gözüyle bakıyor kendisine. İşte Adnan Menderes kayışı koparıp Paşa'ya diklenmeye kalkınca da, zaten bir süredir hükümete kıl kapmakta olan askerler "Nooluyo yaa." demeye başladı.

Efendim bu "Nooluyo yaa."ların ilk kıvılcımı da bir gün İstanbul'da iki genç subay tarafından çıkarıldı. Günlerden bir gün, eğitimden çıkıp kantinde Çizi mizi bir şeyler atıştıran bu iki genç subay, Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay, "Ne olacak bu memleketin hâli?" tadında geyikler yaparken; ortaya "Hacı aslında yapıcaksın ihtilali alıcaksın yönetimi, çok deli karizmamız olur ha ehehe." fikri çıktı. Yok efendim "Yirmi milyar verseler ihtilal yapar mısın?", "İhtilal yapsak hangimiz başbakan olucaz." tadında makara yaparken bu ikili, muhabbetin sonunda "Ulan harbiden neden olmasın yaa." sonucuna vardılar. "Adam toplayalım hafız, çok kıyak iş bu ihtilal yalan olmasın bak." diye anlaşan ikili, işlerine güçlerine döndü.

Ertesi gün bu iki subay fikirlerini "Çok kral adamdır." diye düşünerek, binbaşı Faruk Güventürk'e açtılar. Kore gazisi olan Faruk Güventürk de anında gaz olup "Yapalım lan, beni de Kore'ye gönderdi bu lavuklar zaten ayar oluyorum, ben varım gençler." diye coşkuyla onayladı. aynı dönemde Ankara'da da Binbaşı Talat Aydemir benzer planlar kurmasın mı? Bu birbirinden gizli iki oluşumun birbirinden haberdar olması ise tamamen tesadüfen oldu efendim. Facebook'ta ortak arkadaşlar çıktı falan bir şeyler oldu, bilirsiniz bu durumları. Ya da açıkçası, ben bilmiyorum nasıl oldu bu iş lan. Neyse. Aynı amacı güden bu iki topluluk İstanbul'da bir buluşma düzenledi. İhtilale hevesli tüm subaylar Facebook'ta "Attending" seçeneğini coşkuyla tıkladı. Buluşma gerçekleşti.

Efendim Faruk Güventürk bu buluşmada çok açık konuştu. "Beyler burada Kurtlar Vadisi tadında gizli işler çeviriyoruz. İhtilal mihtilal şaka değil bunlar haa, kan alırlar bi taraflarımızdan, tırsan adam varsa gitsin babuş kırılmaca yok." diyerek tavrını ortaya koydu. Arada "Lan gitsek mi." diye düşünenler çıksa da, rezil olmamak adına ses etmediler. İşte o gün, orada, ilk kez "Bu ihtilal yapılacak!" yemini edildi efendim. Sonra akşam oldu, dağıldılar.

s.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

27 Mayıs - Papaz..


Ortamın pisliğinden, alemin göt olduğundan, CHP'nin her şeyine haciz geldiğinden falan bahsetmiştik iki gün önce hatırlarsınız. Heh. İşte bu zamanda artık 1954 seçimleri için propagandalar başlıyordu.

İsmet Paşa "Ulan burada otur otur olmuyor, üç beş şehir gezelim." diye düşündüğünden Malatya'dan başlayarak pek çok ili gezip "Sizden biri, halk adamı İnönü :)" imajını yerleştirmeye çalıştı. Bir de bunun yanında diğer kozları, seçim öncesi yapılan haciz maciz olaylarıydı. "Yemin ediyorum her şeylerimizi aldı herifler, bak bu mitinge bile kendi cebimizden geldik :(" diye haykıran İnönü, mağdur olduklarını herkese göstermeye çalışıyordu.

DP'nin de öncelikle kozu seçimden önce aldıkları tarım aletleri, baraj falandı. Menderes meydanlarda "Valla bu CHP'nin kırk yılda yapamayacağı şeyi üç beş yılda yaptık şerefsizim. Ha yani bilmiyorum oyunu kime verirsin bunun üstüne sen bilirsin tabii." diye halka sesleniyor, bir yandan da Bayar'dan "Çok iyi çocuktur bu, buna verin oyunuzu." desteği alıyordu. Bu sırada CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek'in cübbeli mezuniyet fotoğrafını buldu efendim bu DP'liler Facebook'ta. Kasım Gülek Avrupa görmüş adam, biliyor böyle şeyleri. DP bünyesindeki birtakım dallamalar fotoğrafın altına "Bu ne la, papaz olmuş bu la, sünnetsiz bu la." diye yorumlar yaparak ortamı gerdiler. Kasım Gülek'in tüm bu iftiralara verdiği cevabı ise hiç dokunmadan belirtmek isterim: "Kızınız da amma gevezeymiş ;))"

Efendim biraz seviyesiz bir ortam var anlayacağınız. Bu seviyesiz ortamda seçime gidildi, haliyle DP yüzde elli yedi gibi hayvani bir oranla seçimi kazandı. Seçim sonunda DP 541 sandalyeden 501'ini alarak mecliste Meksika dalgası yapacak kıvama sonunda geldi. Menderes'in içinin yağı erimişti. "Ooooh bunun üstüne bi Amerika tatili yaparım hacı. Üç-beş temasta da bulunuruz hem gitmişken, borç alırız falan eki eki." diye düşündü, atladı uçağa düştü yollara.

Menderes Amerika'ya 30 yaşlarında üniversitedeyken bir hevesle "Work And Travel" yaparak gitmişti. İşte o zamanlar Amerika'ya balık ayıklamaya giden bu yağız delikanlı, şimdi başbakan sıfatıyla oradaydı. Uçaktan inince dönemin ABD Başkanı Eisenhower ile birtakım yapmacık şakalar, enseye tokat göte parmak espriler falan yapan Menderes; kapalı kapılar ardında da bu samimiyeti sürdürüp "Babuş gelmişken bi 300 milyon dolar kadar sakal atarsınız di mi hehehe." diye sordu. Ama artık ortam ciddileşmişti. "Hacı sen ne diyon yaa. Almadığın bok kalmadı zaten hâla ne 300'ünden bahsediyosun lan. Ronaldo bile 94 milyon, Menderes'e mi vericez 300 allaasen. 30 veririz hadi sadaka olsun, onu da harcama hemen haa." karşılığını alan Menderes, müthiş bozuldu tabii.

Ayarı alıp Türkiye'ye dönen Menderes, sinirden kuduruyordu efendim. Hemen hırsını başka şeylerden çıkarmaya başladı. CHP'ye çok oy veren Kırşehir'i ilçe yaptı, Malatya'yı ikiye bölüp bir yarısını Adıyaman yaptı. Bütün gün sinire kesip "Skerim lan memurların hakkını kısıtlayın, şurayı kapatın burayı ilçe yapın." diye emirler yağdırıyordu. Mecliste İnönü'nün bir konuşması esnasında da kayışı iyice kopardı. Kırk yıllık İnönü'ye "Şşşşşşşşşş İsmet akıllı ol oluuuğğm, senin lafın geçmez burda haa. Arkada 500 vekil var bi lafıma bakar hepsiii." diye bağırdığı yetmiyormuş gibi sağ elini makas yapıp boynuna götüren Menderes; işin bokunu çıkarmıştı. Artık sadece CHP'lilerin değil, başkalarının da canı sıkılmaya başlamıştı. 

s.

20 Ağustos 2009 Perşembe

27 Mayıs - Baraj..


Efendiiim, işte yeniden buradayız. Hatırlıyor musunuz nerede kaldığımızı? Nereden hatırlayacaksınız, 10 gün olmuş. Kısaca demiştik ki; "Marshall Yardımı" ile ülkemize çılgın bir para akışı olmuş, tarım araçları alınmış, üretim zirve yapmış, süper şeyler olmuştu. Oradan devam ediyoruz.

Şimdi bu kadar üretim olunca ne oluyor? Haliyle sulama yapmak gerekiyor. Elektrik gerekiyor. Di mi? Bu yüzdendir ki, "Seyhan'a bir baraj yapsak ya lan?" fikri ortaya atıldı o dönem. Para yemeye alıştığımız için "Amaaan isteriz birilerinden 40-50 milyon dolar be hacı." şeklinde düşünen Menderes, hemen gidip bu meramını Dünya Bankası'na da iletti. Dünya Bankası'ndan yetkililer geldi, "Çok para hafız olmaz o iş." şeklinde bir rapor vererek Menderes'i de şoka uğrattı. 

"Lan gadasını aldığımın hayatında kaç kere gittin Seyhan'a da böyle rapor veriyosun lan. Gel ben seni Adana'ya götüreyim bi porsiyon kebap üstüne de bici bici yedireyim bi de o zaman karar ver ha." diyerek tepkisini ortaya koyan Menderes, araya dönemin ABD Başkanı Truman'ın da girmesiyle parayı 25 milyon dolar olarak aldı. Barajın yapımına başlandı. Ustabaşı olarak da, DSİ'den Süleyman Demirel adında genç bir mühendis atandı.

DP'ye para tatlı geldi efendim. Sürekli yabancı firmalar falan yatırım yapmaya teşvik ediliyordu, "Gelin burada petrol bulalım çok para kazanalım:))" kampanyaları düzenleniyordu. O aralar mevcut olan çılgın gazla 1952 yerel seçimlerine giren DP, üç-beş belediye dışında hepsini de ele geçirivermesin mi.

"Kralı gelse tutamaz lan beni." diye gaza gelen Menderes bir hamle daha yaptı efendim. Bu hamlesinde işin bokunu çıkardığının Bayar dahi farkındaydı lakin "Bunun gözü dönmüş ellemeyelim." diye düşündüklerinden ses etmediler. Bu hamle doğrultusunda, CHP'nin tek parti döneminde sahip olduğu her şeye el koyulacaktı. Gerekçesini "Ne var olum tek parti mek parti diye götürmüşsünüz malları o ara, yok öyle yağmaaaa, TMSF el koyacak bunlara." diye açıklayan Menderes, ortamı gerim gerim gerdi. Meclisteki görüşmeler sonucu CHP Genel Merkezi'nden Ulus Gazetesi'ne kadar CHP'nin her şeyine el konuldu. İnönü kürsüye çıkıp "Şu yaptığınız insanlık değil lan şerefsizler." tadında bir konuşma yapıp tüm vekillerle meclisi terk etti. Tam da 1954 seçimleri öncesi CHP ortada kalıverdi.

Dur gitmeden ortamı iyice gereyim: O aralar gericiliği mericiliği eleştiren çılgın bir köşe yazarı vardı Vatan gazetesinde, Ahmet Emin Yalman. Bu pis ortamda onu da vuruvermesinler mi. Kim vurdu peki? Ha? Onu da aşağıda yorumlara yazan ilk okura 100 veriyoruz sözlü notu olarak. Esen kalın.

s.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

27 Mayıs - Kore..


Ne dedik? Kore Savaşı. Hatta bir de "Bize ne ki lan Kore Savaşı'ndan?" demiştik. Anlatalım. Efendim hatırlayabileceğiniz üzere İkinci Dünya Savaşı'na girmemiştik biz. "Aman hacı aman tarafsız olmak en iyisi." diye düşündük ancak, savaştan sonra "Yeni dünya düzeni" geyiği ortaya çıkmış, ülkeler Rusya'nın ve Amerika'nın önderliğinde ikiye bölnmüştü. Bizim alâkamız yok tabii olayla, "Biz neredeniz lan Batı mı Doğu mu ne yapsak." diye dolanıyoruz ortalıklarda.

İşte bu aşamada, Kuzey Kore birdenbire "Heeeeeoey." diye Güney Kore'ye saldırdı. Böyle olunca ABD olsun Avrupa ülkeleri olsun, hepsi "Şşş noluyo biraaader?" diye duruma el koydu. Güney Kore'ye destek birlikler falan gönderildi. bizim DP hükümeti de "Yenilik menilik." vaatleriyle geldiğinden ötürü bu noktada "Olm biraz yalakalık yapmak lazım, biz de yardım edelim şu Güney Kore'ye, bakarsın NATO'ya falan alırlar haa, askeri yardım hesaabı." diye düşündü ve Kore'ye üç-beş bin tane asker yollama kararı aldı. "Ehehehe biz çok severiz ya Güney Kore'yi. Canımız onlar bizim. Onlar da bizi sever zaten İlhan Mansız felan ehehe." diyerek savaşa giriş gerekçesini de açıklayan Menderes, kararı bir güzel yürürlüğe koydu.

Kararın ardından askerler gemiye atlayıp Kore yollarına düştü. Gemide sürekli "Olum biz niye gidiyoruz la? Kore neresi la?" tadında muhabbetler dönüyordu. Kimse ne bok olduğunun farkında değildi. Nihayetinde de askerler Kore'ye ulaştı, bir kısmı öldü, bir kısmı geri döndü, bir kısmı kayboldu falan filan. Sonuçta ise hiçbir bok olmadı efendim, ne Kuzey ne de Güney Kore bir sonuç elde edebildi. Ancak "Tamam bee tamam off." diyen Avrupalılar da bizi el mahkum NATO'ya soktu.

Bu esnada bir diğer kıyak da ABD'den gelmekteydi bize: Marshall Yardımı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Marshall, içki sofrasında bir anlık gaza gelerek Türkiye'ye 10 yıllık bir sürece yayarak 3 milyar dolar vereceğini söyledi. Sadece tek bir şartı vardı, "Olum dünyanın parasını veriyoruz bari tarihe geçelim, Marshall yardımı diyeceksiniz buna haa ülkece." diyerek bunu da DP hükümetine iletti. Başbakan Menderes'ten de "Babuş sen o parayı ver de oğlumun adını bile Marshall koyarım ben kehkehkeh." yanıtını alınca, iş resmiyete döküldü. Artık paralar akıyordu. Tarım araçları alınıyordu. Karayolları yapılıyordu. Ne güzel di mi? Göreceğiz bakalım.

s.

Not: Bir hafta ders yok. Tatil. Dağılabilirsiniz.

6 Ağustos 2009 Perşembe

27 Mayıs - Ezan..


Ne dedik? Menderes başbakan oldu, kürsüye çıktı, yardırdı. Her şey şöyle değişecek böyle değişecek falan. Sözünü tuttu, hemen de icraata başladı efendim: Ezan.

O zamanlar ezan Türkçe. Müezzin minareden "Tanrı uludur, Tanrı uluduuuur." diye okuyor. Atatürk koymuştu bu kanunu "Öteki türlü millet anlamıyo abi nedir yani." diye düşünerek. İşte Demokrat Parti mitinglerle seçimlere hazırlanırken, halktan "Valla ben oyumu veririm ama şu ezanı Arapça yaparsanız. Ezan Arapçadır abi, orijinal şeysi yani." şeklinde talepler aldı. Celal Bayar da bunları "He canım he." diyerek geçiştirdi tabii. Ancak Menderes iktidara gelir gelmez birden gaz oldu ve "Adamlar haklı abi Ezanı Arapça yapıcaz." diye coştu.

Bu ani çıkış herkesi şaşırttı tabii. Celal Bayar dostlarına "Noluyo lan gelir gelmez şımardı bu herif." diye söylenmeye başladı. Bu konudaki fikirlerini Menderes'e de mesaj atarak iletti: "Olum ne karıştırıyosun ortalığı gelir gelmez ezan mezan diye, bi rahat dur." Bayar'dan ayar alan Menderes oldukça bozum oldu. "Ha öyle mi. Sen böyle benim her şeyime karışıcaksın yani? Ha tamaam tamaam, istifa ediyorum ben." diyerek tavrını ortaya koydu. İki gün önce "Abiie abiie" diye peşinden koştuğu Bayar'a şimdi rest çekiyordu. Celal bayar'ın iyice siniri bozuldu. "Off." dedi, "Bu herifle işimiz var." Ortalığı karıştırmak istemediğinden dolayı ezan yasasını da el mahkûm onayladı. 

Ha o değil de, CHP tarafında ne oluyor o sıralar? CHP'liler emo gibi devamlı bir hüzün halindeler idi hâlâ. Sürekli nerede hata yaptıklarını düşünüyorlardı. İsmet İnönü, "Bizim sorunumuz belli hafız, halkın içine inemiyoruz ki. Böyle pembe köşkte yayılmakla olmayacak, biz de bütünleşelim halkla bi yenilikler bişeyler yapalım." diyerek özetledi sorunu. CHP'de yeniliğin ilk aşaması olarak "Genel Sekreter" sistemine geçildi. "Bi tane genel sekreter atarız, gider bütünleşir halkla ya eheh."diye düşünen İnönü, Nihat Erim'i aday gösterdi. Her ne kadar İnönü'nün adayı o olsa da, seçim öncesi kapıda "Abi beni seçin beaa, hadi beea." diye milleti darlayan bir diğer isim kazandı seçimi: Kasım Gülek. Artık CHP'de yeniliği sağlamakla görevli isim 8-9 tane dil bilen Kasım Gülek idi.

Gördüğünüz gibi iki tarafta da birtakım çabalar var. İki taraf da yenilik yapmaya çalışıyor. Derkeen, o sırada bir savaş patlak verdi efendim: Kore Savaşı. "Haydaa, bize ne lan elin Korelisinden." diyebilirsiniz tabii ama, öyle olmadı. Neden olmadı? Anlatırız onu da.

s.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

27 Mayıs - Başbakan..


Ne oldu en son? DP seçimi kazandıı, Bayar cumhurbaşkanı olduu, sıra geldi başbakanın belirlenmesine. Dediğimiz gibi başbakanlık için favori Fuad Köprülü, plase ise Adnan Menderes idi. 

Köprülü ve Bayar sıkı kankalardı. Öyle ki, Facebook'ta "Celal Bayar'i ne kadar tanıyorsun?" testinde Köprülü tam puan almış, Menderes ise yüzde otuzda kalmıştı. Her ne kadar Menderes bunu "Yaaa sorular çok kazıktıııı amaaa :))))" diye açıklasa da, Köprülü'nün Bayar'la daha yakın olduğu aşikardı. Bu yüzden hemen herkesin başbakanlık için tahmini Köprülü'de birleşiyordu.

İşte kabinenin kurulacağı bu zamanlardan birinde, Menderes "Abi bi ihtiyacın var mı?" diye Bayar'ın köşkteki ofisine gitti. Köy çocuğu Menderes'in bu samimi tavırları Bayar'ın hep hoşuna giderdi efendim. Bu kez de hoşuna gitti. "Ulan Adnan" dedi, "Ulan seni başbakan yapıcam bee." Bir anlık gazla Köprülü'yü satmış, Adnan'a bu şerefi layık görmüştü. Menderes de yazık hiç beklemiyordu böyle bir hareketi tabii, kalpten gidecekti zavallı. "Hasskt.. Öhm a-abi çok teşekkür ederim hakkını ödeyemem abi sağol abi." diye sarıldı Bayar'a heyecanla. Artık yeni hükümetin başı da belli olmuştu. Bir zamanlar Bank Asya 1. Lig'de top koşturan, köyünde karpuz  yetiştiren Menderes; başbakan oluvermesin mi. Neredeeen nereye.

Köprülü başta bozuldu tabii bu duruma ama Bayar'dan "Üzülme beeaoolum seni de Dışişleri Bakanı yapıcam ben." vaadini alınca pek ses etmedi. Artık Başbakan'ın kabinesini kurma vakti gelmişti. Menderes, kuruluştan beri parti için didinen, sürekli emek veren önemli isimleri bakanlık koltuğuna oturtmamış; bunun yerine toplum içinde ses getirecek "popüler" isimleri bakan yapmaya karar vermişti. Bu hareketi çok tepki çekti tabii. "Olm bak Real Madrid modeliyle ilerliyosun ama yanlış yapıyosun. Bak Barcelona hep altyapıdan çıkarıyo, kendi evlatlarını oynatıyo, bütün kupaları da onlar topluyo. Bu sene de görüceksin haa Ronaldo falan hikaye." diye tepkiler alsa da Menderes, bildiğini okudu. Meclis başkanlığına da Refik Koraltan getirilince, takım tamamlandı.

Artık mecliste DP sesleri yükseliyordu efendim. Yeminler edildi, alkışlar koptu, yeni kabine göreve geldi. Başbakan olan Adnan Menderes de, ilk gününde kürsüye çıkıp partinin amaçlarını, yapacaklarını falan içeren programı okudu. Bu programda özetle şöyle diyordu DP: "Ya işte deli yenilikler yapıcaz. Her şey süper olucak. Tabii böyle topluma mâl olmuş, yerleşmiş şeyleri değiştirmicez. Ne biliim işte, dildir bayraktır. Bunlar aynı kalıcak. Onun dışında her şey değişebilir. Change. We Can." 

Her ne kadar kulağa hoş gelse de, pek çok kişi "Onun dışında her şey değişebilir." kısmına takıldı haliyle. Neler değişecekti? Ne çakallıklar vardı bunların aklında? Gelir gelmez neyin peşindeydi bu herifler? Görücez bakalım.

s.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

27 Mayıs - Galibiyet..


Bilmem hatırlar mısınız; son yazımızda 1950 seçimlerinin yapıldığından, CHP'nin zaferi kutlamaya hazırlanırken DP cephesinin zayıf umutlar beslediğinden falan bahsetmiştik. Hah. İşte efendim sandıklar toplandı, oylar sayıldı. Aman yarabbi! Demokrat Parti, CHP'yi sandığa gömüvermesin mi?

Herkes şokta tabii. Gazeteler "CHP skti attı." manşetlerini hazırlamış baskıya girmeyi beklerken, İsmet Paşa evinde zaferi kutlamaya hazırlanırken, olacak iş mi bu? Hem de az buz değil ha, %52'ye %39 gibi bir fark var ortada. 

DP genel merkezinde adeta bir bayram havası. "Oha lan harbiden kazandık laan ahahaha." sesleri yükselmekte. Şarkılar, türküler, eğlenceler... Lakin eğlencenin dozunu kaçıran bazı milletvekilleri ortalığa kusmaya başlayınca. Celal Bayar soğukkanlı tavırlarıyla partiyi bitirdi tabii. Herkes deliler gibi içip kutlama yaparken; o iki biradan fazla içmemiş, kafasında geleceği şekillendirmeye çalışıyordu, öyle de çakal bir insan.

İnönü cephesinde ise moraller tahmin edersiniz ki boka dönmüş vaziyette. Her ne kadar CHP'ye yakın olan ordudan "Paşam iki çakarız ağızlarına indiririz üzülme, bi lafına bakar haa." gibi öneriler alsa da İnönü, "Yok lan bırakın heveslerini alsınlar bebeler." diyerek DP'nin iktidarını kendisi de kabullendi. Seçimlerden birkaç gün sonra da, dev bir buluşma gerçekleşti. Celal Bayar, formalite icabı İnönü'nün evine gitti ve ikili evin bahçesinde objektiflere sahte gülücükler attı, "Her şeye rağmen kankayız." mesajı verdi. Oysaki evin içinde "Tebrikler başarılar kib bye."-"Saol sen de grşrz."den başka bir diyalog yaşanmamıştı.

Efendim artık sıra gelmişti rollerin belirlenmesine. DP'nin meclisteki ilk günlerinde öncelikle cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Her ne kadar bazı DP'liler "Bence Bayar başbakan olsun hacı, daha çok iş yapar." diye düşünse de; çoğunluğun isteğiyle Celal Bayar cumhurbaşkanlığına aday oldu, doğal olarak da kazandı. Artık Atatürk ve İnönü'den sonra, köşkün üçüncü bir misafiri olacaktı. Dışarı çaktırmasa da Bayar içinden sürekli "Oluuuum cumhurbaşkanı oldum laaan :)))" diye deliriyordu. Artık sıra başbakanı belirlemeye gelmişti.

Başbakanlık için iki adayın ismi ön plandaydı efendim: Bayar'ın kadim dostlarından, aynı zamanda Facebook'ta notlar yazarak sanatçı kişiliğini de sergileyen Fuad Köprülü ve Aydın'ın bağrından kopup gelmiş köy ağası Adnan Menderes. Böyle söyleyince tabii Köprülü'nün ismi ağır basıyor di mi. Öyleydi zaten. Ama son karar Bayar'ın tabii, o ne derse o, ben bilemem.

s.

23 Temmuz 2009 Perşembe

27 Mayıs - Seçim II..

Hatırlayacağınız üzere, mecliste işin boku çıkmıştı. Biri psikopat diye bağırır, diğeri kapıyı vurur çıkar gider. Yaptığı kötü Recep Peker hamlesinin farkına varan İnönü de "Offf yok aga ne yapsam elimde patlıyo. Efendi gibi kardeş kardeş oturalım mecliste, bu yaştan sonra kavga gürültü çekicek halim yok." diye düşünerek önemli hamleler yaptı.

İlk olarak, gazetelerde bir beyanname yayınladı İnönü. "Biz aslında Demokrat Parti'yle çok iyi kankayızdır, arada oluyor böyle ufak şeyler, ezeli rakip ebedi dost heheh." olarak özetleyebileceğimiz beyannameyle, iki parti arasında "Buzlar eridi." mesajı verildi. İkinci olarak da, sevgili Recep Peker'e "Baba bi bsakin ya. Bi rahat ol ya." denilerek güzelce yol verildi, başbakanlığa Hasan Saka atandı.

İnönü'nün bu isabetli hamlesiyle meclis biraz duruldu. İşler rutin bir şekilde yürümeye başladı. Bööyle geçen iki yılın sonunda, artık 14 Mayıs 1950 tarihindeki genel seçimlere hazırlanma vakti gelmişti iki parti için de.

CHP cephesi yine son derece "cool" tavırlar takınmaktaydı. İsmet İnönü nereye gitse kral gibi karşılanıyordu. Meydanlardan İsmet Paşa şöyle aşmıştır böyle yarmıştır sesleri yankılanıyordu. Durumu gören İnönü de yakın çevresine "Pee skerticez anlaşılan bu seçimde de." tadında demeçler veriyordu. Kısacası, CHP aynı tas aynı hamam giriyordu seçime.

Demokrat Parti ise yine soytarılık peşindeydi. Yetersozmilletindir.com adresinde sürekli milleti gazladıkları yetmiyormuş gibi, mitinglerde de yeniliklere gitmişlerdi. Celal Bayar öncelikle Demet Akalın'la olan anlaşmalarını feshetti, "Gençler artık bunları seviyor." diyerek Ceza ile anlaştı. Bütün meydanlar fark var mark var diye inliyordu. Tüm bu soytarılıklar, Bayar'ın etkileyici konuşmalarıyla, "Her şey süper olucak valla bak." vaatleriyle birleşince; DP seçimler öncesi çok önemli güç kazandı. Bu noktada belirtelim, seçimlerden kısa bir süre önce vefat eden Fevzi Çakmak'a üzülen bir kesim de; "Ayyyy yazık adama yaa." diye düşünerek DP'ye oy verme kararı aldı.

Seçim yasaklarıdır bilmem nedir derken, 14 Mayıs günü geldi çattı efendim. Bu seçimde insan gibi "Gizli oy açık sayım" uygulaması vardı. Geçen seçimdeki gibi rezillikler bu kez olmayacaktı. Bu güven veren ortam da, halkın seçimlere ilgisini artırdı tabii. Seçimlere katılım yüzde doksan civarı oldu. Tek rahatsız edici durum, bu seçimde de parmakların boyanmasıydı. "Bu devirde ne boyası yeaa her şey iki tıklamayla oluyo artık." diye isyan eden halk, yine boyalı parmaklara mani olamadı. Peki ya boyaları çıkarmanın püf noktası ne? Az sonra ATV Ana Ha... Neyse.

Oylar verildii, sandıklar toplandıı, sayım başladı. CHP'liler İnönü'nün evinde alem yapmaya hazırlanırken, DP'lilerde "Ulan bi ihtimal ya, acaba ya..." umutları vardı.

s.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

27 Mayıs - Psikopat..


Efendiiim, dediğimiz gibi artık meclis ikiye bölünmüştü. Demokrat Parti vekilleri de meclis sıralarında yerlerini aldılar. İlk günler "Ehe çok güzelmiş lan burası." diye meclisin tadını çıkardılar. Artık deli gibi muhalefet yapabilirlerdi.

Nitekim yapmaya başladılar da. Cumhurbaşkanlığı seçimi vardı mecliste. CHP, aday olarak tabii ki İnönü'yü çıkardı. DP de daha önce seçimlerde uyguladığı taktiği uygulayarak Mareşal Fevzi Çakmak'ı. Seçim formalite icabı tabii, mecliste sürü gibi CHP'li var. İsmet İnönü seçimi kazanıp da kürsüye çıkınca, CHP sıralarından "Hey yavrum bee.", "Büyük başkan!", "Fiyuuu." gibi tezahürat yükseldi. DP sıraları ise İnönü'yü alkışlamayarak trip attı. Hâttâ bazıları kulaklarını tıkayarak "Duymuyorum kiiiieeaeöeaöeaöeaöeöa." diye CHP'lilerin alkışlarına tepki gösterdi. İnönü içinden "Hah daha ilk günden gerginlik yarattı mnsktklrm." diye düşünse de bozuntuya vermedi. 

Bunun yanında DP'nin halkla kucaklaşmaları da tüm hızıyla sürüyordu. Hâlâ "Köfte Ekmek-Demet Akalın-Celal Bayar" üçlüsüyle meydanları doldurup CHP'yi taşlıyorlardı. Artık meydanlar DP'nin müthiş popülist sloganıyla inliyordu efendim: "Yeter, söz milletindir!"

CHP'nin bir şeyler yapması farz oldu artık. Yıllardır bir şey yapmamaktan bir tarafları uyuşmuş olan partililerin resmen huzuru kaçmıştı. Sonunda İnönü'den bir atak geldi. Öncelikle başbakanı değiştirdi. Şükrü Saracoğlu'nu görevden aldı. Bu duruma bozulan Saracoğlu'nu da "Üzülme be olm, Fener stadına senin adını vericem valla bak." diye teselli etti. Yerine ise, Recep Peker'i getirdi. Recep Peker'in özelliği, Kurtlar Vadisi tadında bir insan olmasıydı. Polat Alemdar hayranı, Facebook'ta "TÜRKÜN GÜCÜNÜ GÖSTERELİM İMKANSIZ GÖRÜNEN SAYI 5.000.000" gruplarına üye bir kişiydi Recep Peker. "Bu herif DP'nin hakkından gelir." diye düşünen İnönü de, onu başbakan yaptı işte.

Bu gelişmelerin ardından, mecliste rutin bir bütçe görüşmesinde, olanlar oldu efendim. Adnan Menderes yine kürsüye çıkıp "Bu bütçe şöyle kötü böyle salak ıyy." diye konuşurken, sahneye ağır abi Recep Peker çıktı. Durdu durdu, Menderes'e "Ne diyon olm ne diyon lan piskopat mısın ne diyon şşşş ne diyon." diye çıkıştı. Zaten cıngar çıkarmaya yer arayan DP'liler hep bir ağızdan "Neeeee psikopat mı hiiii." diye bağırdı, üstüne bir de meclisi terk etti. İşler boka sarmıştı efendim. İnönü'nün planı ters tepmişti.

s.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

27 Mayıs - Seçim..


Hatırlarsınız, Celal Bayar "Giricez seçime." kararı almıştı en son. Bunun üzerine hazırlıklar hemen başladı. Zaten 3-4 ay bir şey kalmış seçime, Demokrat Parti kimi bulsa "Birader milletvekili adayı olucan mı be, hadi be hacı be?" diye daraltıyordu. Seçim dönemini güzel transferler yaparak geçirdiler. Örneğin, Atatürk'ün silah arkadaşlarından Mareşal Fevzi Çakmak da kendini 1946 seçimlerinde Demokrat yapan sözleşmeye imzasını atmıştı. Aslında kendisi yaşını almış veteran bir askerdi tabii, siyasetle falan alâkası yok. Sadece forması satsın, reklam gelirlerini yiyelim diye yapılmış bir hamleydi. Yine de gazetelerde çıkan "Fevzi Çakmak 'Doğuştan Demokratım.' dedi!" tadındaki haberler, seçimde DP'ye büyük fayda sağladı. CHP cephesindeyse pek yeni bir şey yoktu. Takımın en büyük kozu yine yılların tecrübesi İnönü'ydü.

Meydanlar gezildi, propagandalar yapıldı. CHP, Demokratların miting öncesi düzenledikleri Demet Akalın konserleri ve dağıttıkları yemeklerle oy toplamasını eleştiriyordu. DP ise "İsmet Paşa koltuğa yapıştı, kalksın artık di mi ama." üzerine oturtmuştu seçim stratejisini. Halkın alâkası yok bu tarz şeylerle tabii, daha önce seçim diye bir şey görmemiş adamlar. Televizyonda seçim anketleri, grafikler falan çıkıyor; insanların bir bok anladığı yok. Yani 46 seçimlerine gidilirken, kimse hiçbir bok bilmiyordu diyebiliriz efendim.

Nihayet seçim günü geldi çattı. İnsanlar oy verecekleri okullara falan gittiler "Ne olucak bakalım allaalla." diye söylene söylene. Sandık başında durum garipti. Şimdi efendim, 46 seçimlerinde şöyle fantastik bir uygulama vardı: Oylar açık olarak veriliyordu; ancak, sayımlar gizli yapılıyordu. Bu müthiş, dahiyane yöntem; seçime biraz hile karıştırdı tabii. Sandık başlarında insanları yönlendiren askerlerin sorduğu şuydu efendim: "Babuş ver şimdi kararını; aşmış insan, büyük asker, harika devlet adamı İsmet İnönü'ye mi veriyorsun reyini, yoksa Demet Akalın konseriyle oy toplayan şu Celal Bayar'a mı? Sen bilirsin yani ben etkilemek istemiyorum yanlış anlama ha. Yanlış anlamıyorsun di mi?". "Rey ne lan?" diyenlere ise "Oy abi işte bildiğin, eski dilde oy yani." diyorlardı.

Efendim hâl böyle olunca, seçimin sonuçlarını tahmin etmek pek güç olmaz herhalde. Yine de Demokrat Parti fena oy almadı. CHP 396, DP ise 65 milletvekilini meclise soktu. Meclis tarihinde ilk kez değişik bir parti görecekti yani. Muhalefet artık resmi olarak hazırdı efendim.

s.

12 Temmuz 2009 Pazar

27 Mayıs - Genel Kurul..


Efendiiiim, ne demiştik? Demokrat Parti resmen kuruldu Celal Bayar ve şürekâsı tarafından. Formalite icabı Bayar'ın partiyi kurduktan sonra Cumhurbaşkanı'nın huzuruna çıkması gerekiyordu. Böylece İnönü'yle Bayar bir araya geldiler.

Soğuk bir hava esiyor tabii. "Parti kurdum abi biliyorsun işte ok?" diyen Bayar'a İnönü'den aynı soğuklukta "Ha duydum. Tamam abi takılın hayırlı olsun yani ne diyim ki." cevabı geldi. Cumhurbaşkanı'ndan da onay gelince, Demokrat Parti başladı halkla bütünleşmeye.

Bayar meydanlarda esip gürlüyordu efendim. "Biz şöyle süperiz böyle harikayız." diye atıp tutuyor, halkı da bir güzel gaza getiriyordu. Parti mâlum yeni kurulduğundan birtakım ekonomik güçlükler oluyordu tabii. Bu sorunun da üstesinden "Premium üyelik" sistemiyle geldiler. Demokrat Parti'nin internet sitesindeki "Please Donate", "Become a Premium Member" gibi seçeneklerle halktan destek sağlanıyordu. Premium üyeler Bayar'ın konuşmalarını, mitingleri falan siteden indirebiliyordu.

Para geliyor Halktan destek var. Demokrat Parti şahane gidiyor kısaca. Böyle olunca İnönü de oldukça kıllandı tabii. "Hacı milli şeftir değişmez başkandır diye senelerdir oturuyordum burada, rahat battı işte al uğraş dur şimdi mnsktm." diye söylene söylene partiyi genel kurula çağırdı. Aklında birtakım çakallıklar olduğu kesindi. Genel kuruldaki konuşmasına yaptı:

"Gençler size iki haberim var. Birincisi; artık değişmez genel başkanlık falan yok, efendi gibi seçim yapıcaz biz de açılım yapıyoruz hesaabı. İkincisi; bir sene sonra yapılması gereken seçimleri erkene alıyorum, üç ay sonra yapıcaz. Hadi bakalım ehehehe."

Demokrat Parti cephesinden büyük tepki geldi tabii. "İsmet ne diyosun aga, lan partiyi üç ay önce kurduk ne seçimi ne diyon ya." diyen üyeleri "Ben bilmem babuş, ayarlayın bir şeyler." diye savuşturuyordu İnönü. CHP cephesiyse durumdan memnundu tabii. "Ahı ahı, ılan İsmet az değilsin ha." diyerek İnönü'nün bu çakallığını övüyorlardı.

Demokrat Parti üyeleri düşündü taşındı, ne yapmaları gerektiğini sorguladı. Üç ayda seçime hazır hâle gelmeleri olanaksızdı. Yine de Bayar kararını verdi: "Yok hafız, giricez bu seçime. İlk seçimden kıvırdılar dedirmem ulan. Giricez!"

s.

10 Temmuz 2009 Cuma

27 Mayıs - Demokrat Parti..


Ne demiştik? Parti içinde muhalefete hazırlanan bir grup olmuşmuştu Celal Bayar'ın önderliğinde. Artık mecliste teneffüslerde Bayar ve ekürisi ayrı takılıp fısır fısır konuşur olmuştu. Dikkat çekiyorlardı yani.

Böyle ipler gerilmişken, mecliste bütçe görüşmelerinin birinde ilk patlak verildi efendim. İsmet Paşa'nın bütçesini açıklamasının ardından kürsüye çıkan Celal Bayar, "Lan bu nasıl bütçe yaa. Koca İş Bankası'nı kurmuş adamım ben, böyle saçma sapan harcamalar görmedim. İsmet Paşa'ya 'Olmamış' diyor, 10 üzerinden 3 veriyoruz ehe mehe." gibi demeçler vererek buz gibi bir ortam yarattı. Artık partiyle iplerinin koptuğu iyice ortaya çıktı.

O sıralarda gerçekleşen diğer mühim hadise ise, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiydi. Diktatörlükler yıkıldı falan, biliyorsunuz, anlattık o kadar. Avrupa'da demokrasiler ortaya çıktı. Hâl böyle olunca, CHP koridorlarında da "Olm al işte bütün Avrupa demokrasiye döndü lan. Bizde hâlâ 'Milli Şef'. Milli Şef ne hacı yaa." gibisinden laflar dolaşmaya başladı. İnönü de durumdan haberdar olduğundan çevresine "Harbiden artık böyle gitmeyecek aga, Milli Şef nedir yaa cidden bu devirde." diyordu. Yani artık çok partili rejime geçmenin zamanıydı. Her ne kadar çevresinden "İsmetim iyi hoş diyorsun da, bu Celal iyice azacak. Zamanı mı şimdi be çok partili rejimin be babuş." tadında tepkiler alsa da, "Yok sen rahat ol." diye geçiştirdi bunları. Kendine de güveniyordu yani.

Celal ve ekürisi boş durur mu hiç, düşündüler taşındılar hemen bir parti kurmaya karar verdiler. Çalışıyorlardı. Destek de görüyorlardı. "CeLaL Bayar & ArkadaşLarı OfficiaL Fan Page"in duvarları her gün yüzlerce destek mesajıyla dolup taşıyordu. Partinin tüzüğünü müzüğünü de kabataslak hazırlayınca bu Bayar ve arkadaşları, artık tek sorun kaldı: Partiye isim bulmak.

Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü artık sürekli vurucu tim gibi birlikte geziyor,  yeni kurulacak partinin ismini düşünüyorlardı. Yok efendim kıl partisi yün partisi derken, sonunda Bayar "Offff skicem abi demokrasi oluyor işte biz kurulunca. O zaman şey yapalım. Demokrat Parti koyalım. Niye kasıyoruz ki yaa kaç gündür." diyerek tartışmalara son noktayı koydu. Şöyle boktan bir tane de arma çizildi yukarıda görebileceğiniz üzere. Artık her şey hazırdı. "DEMOKRAT PARTİYİ DESTEKLEYENLER GRUBU HEDEF 1.000.000 ÜYE" grubu da açılınca, muhalefet resmen başlamıştı.

s.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

27 Mayıs - İnönü vs. Bayar..


11 Kasım 1938 günü oylamalar yapıldı, İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildi meclis tarafından. Aslında o zamanlar Celâl Bayar başbakan falandı ama, "Atatürk'le bu kırk yıllık kanka be hafız." diye düşünen meclis, İsmet Paşa'yı seçti cumhurbaşkanı olarak. Bununla da kalmadılar, bir anlık gazla adamı "Partinin değişmez genel başkanı" seçtiler, "Milli Şef" diye de lakap taktılar. Her ne kadar İsmet Paşa içinden "Oha lan noluyo olm." diye düşünse de bozuntuya vermedi tabii, "Heheh sağolun." demekle yetindi. 

İnönü'nün seçilmekle kalmayıp bir de "Değişmez aşmış insan." gibi sıfatlar kazanması, Celâl Bayar'ı bozdu tabii biraz. Celâl Bayar'ın esas olayı, 1924 yılında İş Bankası'nı kurmaktı. Atatürk'ün dikkatini bu şekilde çekmiş; "Ne güzel lan mavi mavi bu İş Bankası kartları." diye düşünen Atatürk, kendisini önce ekonomi bakanı, İnönü'yle tartışıp yol verdikten sonra da başbakan yapmıştı. Severdi yani kendisini.

"Lan cumhurbaşkanlığı benim hakkımdı yaa." diye düşünse de Bayar, belli etmedi tabii bunu. Hâtta hiç umursamaz gibi davrandı. "Celâl Bayar is gördüğün gibi çok unutkanım ;)" gibisinden Demet Akalın destekli Facebook iletileriyle "İsmet bak hiç umrumda değil ha." mesajı verdi. Oysaki içinde fırtınalar kopuyordu. "Görüşücez olum İsmet." diyordu kendi kendine.

Dönelim İnönü cephesine. İnönü cumhurbaşkanı. Bütün ülkece tapıyoruz kendisine falan. Ancak cumhurbaşkanı olduğu dönem biraz gerilimliydi. 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı başladı. "Yok aga bu kez Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayılmayacağız yeter artık aa." diye düşünen İnönü, ülkeyi savaşa sokmamak için elinden geleni yaptı. Tabii yine de savaş ekonomiye kötü etki yaptı. 2-3 yılın sonunda artık ekmek bile karneyle veriliyordu, o derece. Bu dönemde halk arasında yaygın olarak anlatılan bir anıyı da sizle paylaşayım: İsmet İnönü halk gezilerinin birinde küçük bir kızdan "Bizi ekmeksiz bıraktın!!1!" tepkisini alır. Bunun üzerine durur ve "Ama babasız bırakmadım..." diye cevap verir. Ardından arkasını dönerek "Offfffff çok pis cevap verdim laan :)" diye sevinir.

Ülkenin böyle kötü durumda olması, Celâl Bayar'ı da iyice gaza getiriyordu tabii. Dost meclislerinde "Görüyorsunuz hacı işte İsmet Paşa hükümetinin halini, millet aç lan." diye atıp tutuyordu. Bu dost meclislerinde yer alan isimlerden biri de Adnan Menderes'ti işte. Celâl'le mecliste kanka olmuştu. Onun bu atıp tutmalarından çok etkilenmişti kendisi. Gidip arkadaşlarından Fuad Köprülü ver Refik Koraltan'a da "Oluum akşam Bayar'lara gidelim." diye haber vermiş, onları da aralarına almıştı. İşte bu üçlü, akşamları Celâl Bayar'ın evinde toplanıp onun hükümete karşı eleştirilerini ilgiyle dinliyordu.

"Görüşücez olum İsmet." derken boş konuşmuyordu efendim Bayar gördüğünüz gibi. Çevresine meclisten de 3-5 adam toplamış, artık muhalefete hazır hale gelmişti.

s.

2 Temmuz 2009 Perşembe

27 Mayıs - Menderes..


Ne demiştik? Yavaş yavaş siyasetle ilgilenmeye başlayan ağa çocuğu Menderes, Atatürk'le görüşme fırsatı bulmuştu. Aydın'da köylü ne yapar ne eder merak eden Atatürk'e Aydınlılar "Valla bunu en iyi Adnan bilir, adam ağa yani sonuçta." diye karşılık vermiş, bunun üzerine de ikili bir araya gelmişti.

Adnan Menderes heyecanlı tabii. Boru değil, adam birdenbire koskoca Atatürk'le görüşme fırsatı yakalamış. Normalde ayaküstü on dakika görüşmesi gereken ikili, Menderes'in hızını alamayıp yardırmasıyla yaklaşık üç saat konuştu. Köylünün sorunlarından girdiler, Aydınspor'un ligdeki pozisyonuna kadar gittiler. Çıkışta Atatürk çevresindekilere "Eleman üç saat esir aldı resmen, ne heyecanlı adammış arkadaş." diyerek hislerini anlattı. 

Efendim birkaç ay geçti, yeni milletvekili listeleri radyoda okundu. Aydın milletvekili, Adnan Menderes olmuştu. Kendisi radyo dinlemeyi sevmiyordu, o yüzden haberi yanına gelip "Hacı mebus olmuşsun? Bizi de görürsün artık haa." diyen bir arkadaşından aldı. Kulaklarına inanamadı tabii. "Olm yemiyorsun di mi bak. Şşş. Ciddi misin lan." diye bir daraltma seansının ardından, birkaç tanıdığın daha aramasıyla habere inandı. Şaka maka üç saat köylü möylü yardırıp mebus olmuştu Menderes.

Çılgın gibi sevinmesinin yanında, biraz da tırstı tabii Adnan Menderes. "Lan yol bilmem iz bilmem, Aydın'da domates yetiştirmeye benzemez bu iş hacı. Bir şeyler yapayım ben." diye düşündü ve 33 yaşında gidip Ankara Hukuk Fakültesi'ne yazıldı. Esasında lise diploması bile yoktu da, "Babuş vekiliz ya yap bir kıyak şş." diye hatır gönül girdi fakülteye. Bu tarihten itibaren gündüzleri milletvekilliği yapıp akşam da ikinci öğretimden Hukuk Fakültesi'ne gitmeye başladı. Sınıf arkadaşlarına da "Ya üniversitede çalışmak lazım bak bana mebusluk yapıyorum ahı ahı." diye pis pis espriler yapmıyor değildi. Saç uzattı, "Interrail yapmak lazım olm." muhabbetleri yaptı. Gerçek bir üniversiteliydi artık.

Seneleeer geçti. Bu seneler içerisinde diktatörlükler kuruldu. 1938 yılına gelindiğindeyse, Atatürk hayata gözlerini yumdu. Bir yandan İkinci Dünya Savaşı başladı başlayacak. Bir yandan da bu gelişme. Ortalığın karışacağı belliydi yani.

Atatürk ölünce ülkece bir dumur olundu tabii. "Lan ne yapıcaz şimdi kim geçecek ülkenin başına." tartışmaları başladı. İki aday vardı efendim. Birincisi; Atatürk'le İsmet İnönü'nün arası bozulunca başbakanlık koltuğuna oturmuş olan Celal Bayar. Diğeriyse, bizzat İsmet İnönü tabii. Bu ikili hiç anlaşamazdı efendim. 11 Kasım 1938 günü, oylamalar yapıldı. Yeni cumhurbaşkanı seçildi. Bunları da bir sonrakinde anlatalım ama di mi.

s.

29 Haziran 2009 Pazartesi

27 Mayıs - Serbest Fırka..


17 günlük bir aranın ardından, tarih serüvenlerimizin kapılarını yeniden açıyoruz. 27 Mayıs demiştik. Darbe falan hani. Heh. Bu kez İkinci Dünya Savaşı'nda yaptığımızdan farklı olarak olayın ana karakterlerini başta vermeyeceğim. Güzel olmadı öyle. Olay örgüsü içinde gerekli yerlerde gerekli bilgileri veririm ben zaten. Neyse çok uzattık, başlayalım artık.

Sene 1930. Dünyada ekonomik kriz falan var. Pis pis zamanlar. Biz de zaten daha yedi yıl önce kurulmuşuz, çiçeği burnunda ülke hesabı, daha bir düzen yok ülkede. Para yok pul yok. Hâl böyle olunca, halk da isyan ediyor doğal olarak. Televizyonda falan hep "İşsizlik Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesinde.", "Enflasyon çift haneye ulaştı :((" gibi haberler. İşte bu yüzden tee o dönemlerde "Hacı çok partili döneme geçsek mi be?" sesleri duyulmaya başlandı. Mâlum halktan tepkiler geliyor tek partiye. 

Bunun üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan bir atak geldi. Bildiğiniz üzere CHF o zamanlar tek parti, tek lider efendi gibi gidiyordu. Lakin yoğun istek üzerine kendi içlerinden mahsuscuktan bir ikinci parti çıkardılar, Serbest Fırka diye. Başına Atatürk'ün sıkı kankalarından Ali Fethi Okyar'ı geçirdiler ve "Hacı siz takılın ya işte muhalefet gibi, yalandan karşı çıkın falan ne bileyim." emrini yolladılar. Her ne kadar Ali Fethi içinden "Hesapta 'Serbest' Fırka adımız haa, fırka ne demek lan ayrıca o değil de." gibisinden düşünceler geçirse de, paşa paşa görevini yapmaya başladı.

Daha sonra korkulan oldu efendim. İşsizlikten açlıktan kırılan halk, isyan edip Serbest Fırka'ya akmaya başladı. Yok efendim "Bizi kurtarsa kurtarsa Serbest Fırka kurtarır.", "Ali Fethi Paşa sen çok yaşa." falan. Olanlar herkesi şaşırttı tabii. Ali Fethi de ne yapsın, "Hafız bir durun ya paravan partiyiz biz, çakma yani." diyecek hali yok. Bir süre böyle idare ettiler sonra kapattılar partiyi. Bu noktada şöyle bir ayrıntı var efendim: Bu Serbest Fırka'nın Aydın Gençlik Kolları falan gibi bir biriminde, Adnan Menderes de görev yapıyordu. Yaaaa. Etkilendiniz di mi.

Bu noktada biraz Adnan Menderes'ten bahsedeyim. Efendim kendisi Aydınlıdır. Zengin çocuğudur. Toprak ağasıdır. Gençlik yıllarında İzmir'e taşınmış, Bank Asya 1. Lig takımlarından Altay'da, Karşıyaka'da falan futbol oynamıştır, kalecilik yapmıştır. Siyasetle tek ilgisi Facebook'ta "Mustafa Kemal Supporter" olmak olan, bütün gün İzmir ekürisiyle futbol karı kız konuşan biriydi yani esasında. 30'lu yaşlarına gelince biraz silkindi ve köy ağası olmanın da etkisiyle çakma muhalefet Serbest Fırka'ya balıklama girdi. Orası dağılınca da, Cumhuriyet Halk Fırkası'na katıldı. Başka parti yok zaten ne yapsın di mi ama.

Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Aydın kolunda sevilen bir adamdı efendim Adnan Menderes. Etkili konuşmalar falan yapardı. Derken bir gün ayağına bir fırsat geldi. Atatürk Aydın'a geliyordu. "Köylü möylü neler yapıyor?" hakkında bilgi almak için Adnan Menderes'le görüşecekti. Görüşsünler bakalım ne olacak.

s.

12 Haziran 2009 Cuma

27 Mayıs - Girizgâh..


Halk Partisi. İsmet Paşa. Çok partili rejim. Bayar. Menderes. Demokrat Parti. Seçimler. Ordu. Gürsel. Türkeş. İsyan. Darbe. Yassıada. İdam.

Hepsi ve daha fazlası,

Pek yakında, Hafif Tarih'te!..

s.

5 Haziran 2009 Cuma

İkinci Dünya Savaşı - Final: Part II..


Mart ayının 8'inde başladığımız "İkinci Dünya Savaşı" serüveni, bugün sona eriyor. Hatırlarsınız, finalin ilk adımında Avrupa'da savaşın sonunu getirmiştik. Faşist kankalar Hitler ve Mussolini'nin nasıl bu dünyadan göçüp gittiklerini anlatmıştık. Yani kısacası, mihverler kaybetmişti. E ne kaldı o zaman? Hatırlarsanız "Pearl Harbor" yazımızın sonunu şöyle bitirmişiz:

"Saldırıdan sonra Roosevelt ise şu satırları yazdı ve altına imzasını attı: 'Eh ulan. Eh, siz bizim pis tarafımızı bilmiyorsunuz daha. Bittiniz koçum siz. Kaçın. Aklınız varsa kaçın şerefsizler. İmza: Franklin D. Roosevelt'"

Evet. Japonlardan alınan intikamdan bahsetmedik daha tabii. Efendim Pearl Harbor'un üstünden aylar yıllar geçmiş. Amerika'nın ilk andaki siniri kalmamış tabii. Bir de yukarıdaki satırların yazarı Roosevelt de savaşa mavaşa dayanamayıp yorularak hayata gözlerini yummuş, yerine Truman gelmiş. Bu yüzdendir ki ilk anda öküz gibi dalmak yerine gözdağı vermeyi tercih etti Amerikan hükûmeti. "Hacı sizin Adolf'la Benito'nun halini gördünüz. Hadi bize zorluk çıkarmayın şimdi teslim olun siz de, hadi canım lütfen." mealinde sözlerle Japonya'ya haberler yollandı. Götü kalkmış Japonlar bu uyarıyı ciddiye almamakla kalmadı, üstüne bir de "Olm bizde üstün Japon teknolojisi var, akıllı olun." diye bir karşı atak yaptı. Amerika'nın buna karşılık yolladığı "Ok." mesajı, sinirlerinin ne kadar bozulduğunu anlatmak için yeter sanırım. Buram buram trip kokan bir "Ok."

Amerika'nın tersi boktur. Bilip bilmeden çıkışmazlar öyle. Japonya'ya diklenirlerken de bir bildikleri vardı tabii ki. Senelerdir üstünde çalıştıkları atom bombasını bitirmişler, "Japonya'nın üstünde bir deneriz be hacı ahı ahı ahı." diye geyikler çevirmeye başlamışlardı bile hayvan herifler. Bilmeyenler için açıklayalım, atom bombası; ortamın .mına koymaya yarayan bir bomba türüdür tam mânâsıyla, çok affedersiniz.

Günler geçti, Amerika planlarını sessiz sedasız kurdu. 6 Ağustos 1945 sabahı çekik gözlü Japonlar mesaiye yetişelim diye acele içinde sokaklarda koştururken, "Enola Gay" savaş uçağı bombayı pıt diye Hiroşima semalarına bırakmak için yola koyulmuştu bile. Amerikan arkadaşlarımız bu bombanın adını da müthiş zekalarını kullanarak, şakabaz bir tavırla, müthiş bir ironiyle "Little Boy" koymuşlardı. Kendilerini buradan tebrik ediyorum.

Efendim bomba atıldı. Bu kısımların detayına girmeye gerek yok sanırım. Bombanın etkisiyle Hiroşima kenti çevresindeki sayfiye yerleriyle birlikte "pıt" diye yok oldu diyeyim, siz anlayın. Japonlar neye uğradığını şaşırdı tabii. Şehir yok oldu. Nükleer bomba. Falan. Her gün olan şeyler değil bunlar. Şimdi "Ulan ne vicdansız adamlar bu Amerikalılar." diyorsanız, durun daha bitmedi. Üç gün geçti. Bu kez de Nagasaki kentine Gnctrkcll kampanyası misali ikinci bomba atıldı. Orası da "pıt" diye yok oldu. Evet.

Bir hafta geçti. Amerikalılar yüzsüz gibi Japonları arayıp "Eheh ne oldu hacı? Teslim olacak mısınız nedir bir daha sorayım ehehe." gibisinden yavşak tacizlerde bulundu. Japonlar da ne yapsın garipler, kayıtsız şartsız teslim oldular. 2 Eylül 1945 tarihinde Japonya'nın da teslim olmasıyla, İkinci Dünya Savaşı hukuken sona erdi.

Eveeeet. Bitti işte. Bu üç aylık serüvende kâh güldük, kâh üzüldük. Falan işte. "Peki ya şimdi ne olacak? Hafif Tarih projesi sona mı erdi? Buraya kadar mıydı?" sorularıyla karşıma gelenlere sesleniyorum: Bitmedi. Sırada, biraz kendi tarihimiz olacak. Çok partili rejim falan desem? Ne dersiniz? Hadi gittim şimdilik düşünürüz sonra, esen kalın.

s.

29 Mayıs 2009 Cuma

İkinci Dünya Savaşı - Final: Part I..

Efendim 16 yazıdır sürdürdüğümüz İkinci Dünya Savaşı serüvenimizde, finale geldik. Bugün finalin ilk adımını atıyoruz. ikinci adımda da bitecek zaten. Başka tarihsel öykülerle karşınıza çıkacağım. Neyse. Başlayalım.

En son ne oldu? Normandiya. Sahil şeridinden, sayfiye yerlerinden Fransa sınırlarına dalan Amerikan birlikleri; Almanları maymun etti. Kısacası son olan olaylarla birlikte; Hitler'in karizması dibe vurmuş, bir zamanların Führer'i çoluk çocuğun elinde çok affedersiniz taşak oğlanı olmuştu. Gazı alan Ruslar da "Yakında koyarız çocuğu bunlara ha." diye düşünmeye başlamışlardı. Nerede savaşın başındaki faşist mihverlerin müthiş üstünlüğü, nerede kepaze olmuş Hitler & Mussolini çetesi. Aah ah.

Avrupa'da savaşın sona ermesini ikiye ayırabiliriz efendim. Öncelikle Alman tarafına bakalım. Dedik ya, Ruslar gazı aldı. 1945 senesinin baharına yaklaşıldıkça da, yavaş yavaş işgal planları başlamıştı. Hitler bu sıralarda depresyondaydı, bütün gün emo gibi oturup bira içerek "Neden böyle abi, niye yapamıyoruz ne oldu hacı." diye söylenip duruyordu. Oysaki vakit tribe girilecek zaman değildi. Amerikan orduları da, Kızıl ordu da; o sıralarda çaktırmadan içerilere giriyordu.

Nisanın 23'ü. Çocuk bayramı. "Faşistiz maşistiz ama bu ülkenin körpe evlatlarını da seviyoruz." diye düşünen Nazi hükümeti, dünya çapında yapılan bu kutlamaların telaşında. Ruslar ise boş durmuyor, kafaları çalıştırıyor, işte tam o günde Berlin'e bir güzel dalıveriyor. Berlin demek, Almanya demek. Berlin demek, her şey demek. "Çocuktur bayramdır." diye telaşta olan Almanlar, moral bozukluğu da eklenince pek etkili olamıyor Ruslar karşısında. Hitler desen metresi Eva Braun ile evde takılıyor. Hâlâ triplerde. 

29 Nisan'a gelindi. Berlin artık Rusların eline geçti diyebiliriz. "Almanlık ne de güzeldir." mottosuyla yola çıkan Hitler, bütün umutlarını kaybetti. Artık yapacağı iki şey kalmıştı. Öncelikle Eva Braun'un yanına gitti, "Ya yavrum gördüğün gibi Almanlık falan diye bir şey bırakmadı herifler, anlaşılan yakında mort oluyoruz. Ölmeden gel evlenelim seninle de yarın öbür gün 'Hitler'in metresi varmış' diye atıp tutmasınlar arkamdan." mealine gelen uzun bir konuşma yaptı. Eva Braun'la evlendi. Yapacağı ikinci işi 30 Nisan'a erteledi, "Bir gerdek sevinci yaşamadan göçüp gitmeyelim bu diyarlardan" diye düşündü. Ertesi gün, Eva'yla odaya gittiler. "Hadi bir kii." diye aynı anda siyanür hapını içtiler. "Siyanüre güven olmaz, kepaze olmayalım." diye düşünen Hitler, önce Eva'yı, sonra kendisini tabancayla vurarak göçüp gitti bu diyarlardan.

O değil de bir Mussolini vardı değil mi. Onu da anlatayım efendim. Berlin'in işgali sırasınca cankuşu Hitler'den haber alamayan Benito, "Skerim böyle aşkın ıstırabını." diye düşünüp ülkeden kaçmaya niyetlendi. Ancak nafile. "Lan Mussolini di mi şu koşan herif." sesleri arasında, mağlup İtalyan vatandaşları kendisini sıkıştırdı. "Abi yapmayın abi, özür dilerim abi." diye yalvarsa da koca çınar Mussolini, "Vur ha vur." diye tekmelenip öldürülmekten kurtulamadı.

Vay be. İşte Avrupa'da savaşın sonu. Faşist maşist herifler ama, iki aydır çocuğum gibi olmuşlardı. Yazarken gözlerimden bir damla yaş süzülmesine engel olamadım. Müttefikler her ne kadar savaşı kazansa da, ufak bir hesap kalmıştı. O da alınacaktı. Onu da yakında görürüz efendim. Esen kalın.

s.

19 Mayıs 2009 Salı

İkinci Dünya Savaşı - Normandiya..


Efendiim, İkinci Dünya Savaşı'nda sondan bir önceki aşamaya geldik. Söz verdiğimiz üzere bugün Normandiya'dayız. Normandiya neresi peki? Fransa'nın kuzeyinde bir yer işte. Tabii o zamanlar Almanların elinde. Zaten neresi Almanların elinde değil ki o zamanlar, di mi ama.

O dönemlerde Amerika'nın kafası oldukça bozuk. Japonlara sinirliler zaten, bir yandan Almanya Avrupa'da terör estiriyor. Naziler cephesinin de sinirleri bozuk sayılabilir. Ruslardan yenilen tokat, Hitler'in taşak oğlanı olması falan. Kısacası gergin bir ortam var. Sonunda Amerikalılar "Offf bir şey yapmamız lazım sıkıntı geldi bir yerlere dalalım oluuum." diye düşündüler ve Normandiya'ya büyük bir deniz çıkarması yapma kararı aldılar. "Hem deniz havası da iyi gelir be hacı." diye düşünmeleri de bu kararlarında etkili oldu diyebiliriz.

Bu ani çılgınlığı Almanlar hiç beklemiyordu. Sağda solda ufak tefek "Amerika bize de girecekmiş la." söylentileri dolaşsa da, Nazi generalleri buna "Ya koy rahvan gitsin be hafız." diye cevap veriyordu. Ne yazık ki, bu demeçleri daha sonra bir taraflarında patladı. O sırada general Eisenhower "Şurdan girsek burdan dalsak." diye planlar kurmakla uğraşıyordu.

6 Haziran 1944. Almanya'da okullar tatil olmuş. ÖSS falan var. Kimsenin çıkarma mıkarma düşünecek hali yok. Eisenhower da akıllı adam, böyle pis bir tarih seçti çıkarma için. Aylardır hazırlanan Amerikalılar, İngiltere'deki limanlardan yavaş yavaş hareket ettiler. Daha gecenin bir yarısı. Sabahın erken saatlerinde Amerikalılar sahile çıkmış, savaş tam anlamıyla başlamıştır. Mâlum sıcak yaz günleri, plajlar dolu. Savaştan ilk nasibini alan yazlıkçılar, simitçiler, midyeciler falan oldu. Binlerce asker yığıldı. Bunun yanında hava hakimiyeti de ABD'nin elindeydi. Almanlar neye uğradıklarını şaşırdılar.

İki gün önce "Amaaaaan bir şey olmaz ya." diye gerinen Alman generallerin de götü tutuştu tabii. Bir kere; Normandiya'dan bir çıkarma beklemiyordu zavallılar, İngiltere ve Amerika bunu büyük bir kolpayla başarmıştı. Telefonla birbirlerine "Slm yarın Ren nehrnin orda buluşuyrz d mi ;)", "Ewt çkarma yapcz." diye kolpa mesajlar attılar ve bu görüşmeleri izleyen Nazileri kandırdılar.

Efendim bu Almanların kıyılarında "Atlantik Duvarı" vardır. Bilmem kaç ton çimentoyla falan yapılmıştır. Hitler duvara o kadar güvenmiştir ki dost meclislerinde "Olm bu duvarı aşıp gelecek adam daha anasının karnından doğmadı ahı ahı." diye geyiğini bile yapmıştır. Bu yüzden çıkarma haberini alınca Hitler "Babuş duvar var ya siz rahat olun." diye çevresine moral vermiştir. Heyhat, Amerikalılar duvarı iman gücüyle binlerce insanın canı pahasına yıkmıştır. Bunun üstüne en inançlı generaller bile "Hah şimdi yan bastık." diye düşünmüştür, Hitler'e olan güven bir kez daha sarsılmıştır.

Adamlar tarihin en büyük çıkarmasını yapıyorlar, bu noktadan sonra kazanmaları zor olmadı tabii. Liman müttefiklerin eline geçti. Mihverler kan kaybetmeye devam etti. Son dakikalara girilirken maçın sonucu yavaş yavaş belli oluyordu sanki. Pek yakında bitiş düdüğünü çalıyoruz efendim.

s.